Bir sanatçıyı tanımak için ne gerekir?

Peki ya eserlerini anlayabilmek için…

Konulan her noktanın, öncesinde bir süreç vardır. Kimi akar gider, kimi virgüllerle doludur. 

Bugün tanıdığımız, eserlerini bildiğimiz Yusuf Taktak’ın süreci ise bazı dönüm noktaları üzerinden ilerliyor.

Bugüne bakıyoruz… 

Açtığı onlarca kişisel sergi, katıldığı grup sergileri, usta birçok yazarın eserleri üzerine yazdığı yazılar… Bütün bunları düşündüğümüzde tarzıyla ve felsefesiyle sanat çevresinin anladığı bir sanatçı olarak tanımlayabiliriz Taktak’ı.

Bir sanatçının sergisini veya atölyesini gezdiğimizde oluşan fikirlerin büyük bir bölümü o ana ve orada izlediğimiz eserlere bağlı olarak şekilleniyor. 

Peki ya o sanatçıyı, o noktaya getiren olayların, yaşanmışlıkların, detayların, hayranlıkların, anekdotların, kırgınlıkların ne kadar bilincindeyiz? 

Özellikle de buradaki özne bir sanatçıysa, bu yazdıklarımın en yoğun ve derin halini hayal edebilirsiniz.

O zaman en başa dönelim…

“İlkokuldayken, Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenimiz vardı. (…) Bir gün aşı olacaktık, kollarımızı sıvayıp sırada beklerken o da bize moral olsun diye akordiyonla bir şeyler çalıyor ve bizim de dans etmemizi istiyordu. Sınıf, aşı acısını hissetmeden oynamaya başladı, hocanın gözüne çarpmış; ‘Yusuf senin kulağın çok iyi babana söyle, sana mandolin alsın…’ dedi. Tabii ki ben de çok heyecanlandım, ders bitimi eve giderken içim içimi kemiriyordu; babam ne diyecek? Babama öğretmenin isteğini söylediğimde, sertçe ‘Mandolini ne yapacaksın, zındık mı yapmak istiyor seni, bu hoca!’ dedi. Böylelikle yıllar boyu bir şeyler çalabilme hevesim başlamadan bitmişti.”

Aynı senaryo, Taktak, Akademi hayallerini ailesine açtığında da yaşanıyor. Bu sefer de babası oğlunu “Komünist yuvası”na göndermeye karşı çıkıyor. Ama annesinin verdiği destek ve babasının önceki gibi kaçıramadığı hevesiyle Akademi’ye doğru yola çıkıyor.

Akademi’de, Mustafa Ata sayesinde, şiirlerine hayran olduğu Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’ni değil, Adnan Çoker’i seçiyor. Ve aklında, ruhunda sürekli olarak motosikletler var. Bolvadin’den, sanatsal eğilimini anlatamadığı babasının yanından Akademi’ye gelen bir öğrencinin, özgürleşme anını motosikletle imgeleştirdiği ve çizdiği motosikletle ödüller aldığı günlere geliyoruz.

“Bir öğrenci hayal edin… Önüne gelen her şeyi tanımak istiyor, onun resmini yapmak istiyor. Motosiklet, o zaman özgürlüğümün simgesi gibiydi adeta… Hep motosikletime binip sevgilimle beraber uzaklaşmak istiyordum.” 

Akademi’nin hemen ardından, eğitimi için Salzburg’a gidiyor. 70’lerin sonunda Türkiye’de Akademi’den yeni mezun olmuş genç bir sanatçı, yıllardır dergilerden, kitaplardan gördüğü orijinal eserlerle tanışıyor. Hayalini kurduğu Louvre’a gidiyor. 

Paris’te yaşamayı düşlerken, ülkesine döner dönmez kendini askerde buluyor. Askerlik, Taktak’ın dünya görüşüne büyük katkı sağlıyor. Askerlik sonrası resimlerine baktığımızda, toplumsal gerçekçi eserler ürettiğini görüyoruz. Atina, İstanbul ve Antalya’da yaptığı duvar resimlerinde ve diğer tüm eserlerinde toplumsal problemler ağır basmaya başlıyor.

Üçgenler, bu dönemdeki grevleri gözlemlemesi sonucunda, sürekli gördüğü çadırların imgesiyle hayatına giriyor. Bir yandan da öğrencilik yıllarında özgürlüğünün simgesi olan motosiklet, başrolü bisiklete kaptırıyor. Motosiklet daha hızlı, daha fevri; bisiklette ise kontrolün biraz daha sizde olması lazım. Her zaman ileriye doğru bakıyor Taktak; hayatında geri vitese yer yok! Bisiklette enerjiniz yettiği kadar gidebiliyorsunuz, ama sadece ileriye doğru. O yüzden bisikleti bu kadar benimseyerek sanatının içine dahil ediyor. Taktak hayatı boyunca zaman kavramını irdeliyor. Zaten sanatçı olmak da zamana bağlı değildir ya… Hem geçmişe bağlı, hem geleceğe, hem de kendisinden sonraya…

Akademi, Salzburg, askerlik, duvar resimleri derken, hem Akademi’de hoca, hem de İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde arşiv sorumlusu oluyor. Ve belki de Türk sanat tarihinin en önemli kaynağı, yani bellek yönetimi, en doğru kişiye verilmiş oluyor. O dönemde, diğer sanat profesyonellerinin eksikliğinden sanatçıya çok fazla sorumluluk verilmiş. Hem sanat yazıları yazması gerekiyor, hem sergiler düzenlemeli, hem kendi sanatını üretmeli, hem Türk sanatının geçmişine sahip çıkmak zorunda, hem profesyonel olarak müzede çalışıyor. 

Taktak sadece resim yapmıyor, Öncü Türk Sanatından Bir Kesit sergilerini başlatıyor, UPSD’nin kuruluşunda önemli bir rol üstleniyor, Müze’nin arşivini kullanarak Abdülmecit’in, Osman Hamdi’nin kullandıklarından başlayarak açtığı paletler sergisi gibi birçok önemli sergiye imza atıyor. Yüzlerce öğrenci yetiştiriyor. 

O öğrencilerden biri de benim. Yusuf Taktak ile tam 10 sene önce, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Yönetimi bölümünde 2. sınıf öğrencisiyken tanıştım. Şimdi, Ellerim Tanıktır Zamana sergisinin küratörlüğünü üstleniyorum.

Taktak, bana bir gün “Aslında hiçbir zaman eğitimci olmayı hayal etmemiştim. Çünkü tek bir amacım vardı, iyi bir ressam olmak” demişti. 

Ben, onu çok iyi anlamakla beraber, iyi ki de eğitimci olmuş diyorum.

Hayatımıza anlam katan, bizi biz yapan işte bu bağlantılar.

Sanatçının hayatı ile eserlerinin paralelliklerini, etkileşimlerini çözümleyebilmenin, onun hakkındaki detayları ne kadar öğrenebildiğinizle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.

Bu yazıda anlattığım, benim tanıdığım Yusuf Taktak… 

Acaba siz onun hakkında ne düşüneceksiniz? 

Ellerim Tanıktır Zamana, ön-retrospektif olarak hazırlandı. Mandolin hikayesiyle başlayıp bugüne kadar gelen tüm süreci özetleyerek anlatıyor. Yusuf Taktak’la sergiye dair ilk konuşmalarımızda zihnimde canlanan sergiyi galeriye yansıtabildiğim için kendi adıma çok mutluyum. Ama bu sergide beni en mutlu eden, 1974 yılında 1. ödülünü ona kazandıran eseri (askere gittikten sonra Akademi’de kaybolmuş) bu sergi için yeniden üretmemiz oldu.

Sergide, Yusuf Taktak’ın hayatı altı dönüm noktası üzerinden izleyicilere sunuluyor. Akademi’den itibaren kronolojik olarak ilerleyen eserlerinin yanı sıra, çocukluğundan başlayarak duvarlarda birbirini tamamlayan fotoğraflar, videolar ve anekdotlarla, Yusuf Taktak tüm tarihini kendi sözcükleriyle sizlere anlatıyor.