Kaç ressamın kendi otoportresi bu kadar kasvetli ve iç karartıcıdır acaba? Belki de bu onun kendini ölümle tasvir etmesinin etkisiydi. Yani ömrü boyunca kendisini çok seven ölüm düşüncesiyle birbirlerini taşımalarının etkisi olabilirdi bu. Neden Olmasın… Elli beş yaşındayken çizdiği, Keman Çalan Ölüm’le kendi portresinde bir elinde palet diğerinde fırça tutarken ölümün soluğunu da ensesinde hissetmekteydi. Hemen arkasında bulunan iskeletten haberdardır bakışları dikkatli bakılınca. Çünkü o, ölümün ta kendisidir ve Böcklin’i hep takip etmektedir. Koyu renkler, arka planın belirsizliği onun ölümle kurduğu ilişkiyi, dışsal ve uzak bir kavram yerine, daha ziyade sadece kendi içinde yaşadığı ve yaşattığı bir metafor olarak duyumsadığını gösteriyor bizlere. 11 çocuğundan beşini bebeklik döneminde koleradan kaybeden ressam için ölümün, bizim algıladığımız nadirliği, yani ötekiliği onda yoktur. Kaotik bir ressamdan ziyade düşünceleriyle içinde bilinmezliğe, ölümden öteye duyulan hınç ve merakı taşıyan biriydi o.

1850’li yılların sonundan itibaren sürekli gezgin bir hayat süren İsviçreli sembolist ressam Arnold Böcklin, Almanya’nın Weimar ve Münih, İtalya’nın Roma ve Floransa Belçika’nın Anvers ile İsviçre’nin Basel kentlerinde yaşar: kısa ve uzun süreli çalışmaları boyunca. Bu kentlerde atölyeler oluşturur ve resimlerini yapar. Florasa’daki çalışma stüdyosu İngiliz Mezarlığının tam karşısındadır.  Böyle bir ressamın kendi otoportresinde tasvir ettiği ölüm kendi gezginliği gibi olmayacaktır elbet. Daha var, daha kuvvetli, daha olağan, daha gerçekliğinden müteşekkil ve daha sabit..

Arnold Böcklin - Keman Çalan Ölümle Otoportre, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 75x61cm, 1872
Arnold Böcklin – Keman Çalan Ölümle Otoportre, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 75x61cm, 1872

Onun yaşam serüveninden daha ziyade, ünü belki de kendisini aşmış “Ölüler Adası” resmini okumaya çalışsak başarabilir miyiz? Her şeyden önce tek bir resimden değil, ressamımız Böcklin tarafından beş farklı versiyonu çizilen ve başka ressamlarla birlikte tiyatroda, sinemada, müzikte ve edebiyatta derin etkiler bırakmış “Ölüler Adası” resimleri (ya da resmi) ‘neyi anlatıyor?’ sorusuyla birlikte bir başka soru da, cevabını asla tam olarak bilemeyeceğimiz, ‘neden birden fazla versiyonunu çizmiş olması’dır. Hemen başlangıçta bir ayrıntıyı daha belirtmek gerekir ki resme “Ölüler Adası” ismini sanat simsarı (-resim satıcısı-) Fritz Gurlitt’in koymuştur. Üstelik Böcklin resmin ilkini çizdikten üç yıl sonraki çizdiği üçüncü versiyonunu da Gurlitt için yaptığını belirtmek gerekir. Gurlitt tam bir simsardı. Ressamların resimlerini ucuz paralarla satın alır ve müşterilerine yüksek bedellerle satardı. Bu onun aile mesleğiydi. Fritz’in adını taşıdığı dedesi de aynı mesleği yapmıştı.

Ölüler Adası üzerine bir yazı yazmadan önce bu resimden etkilenerek bestelenen eserleri dinlemeyi tercih ettim ve birkaç gündür “Ölüler Adası” Senfonileriyle yatıp kalkıyorum. Resimle aynı ismi taşıyan eserler bunlar, senfonik şiirler. İlki Tatar kökenli Rus besteci, piyanist Sergey Rahmaninov’un 1907 de bestelediği Senfonik şiiri. Rahmaninov’un resmi Paris’te bir sergide gördüğü ve henüz ilk anda çarpıldığı anlatılır. Bir diğeri ise Alman besteci Max Reger’in 1913 yılında bestelediği yine resimle aynı adı taşıyan senfonik şiiridir. Reger’in ‘ Böcklin’den Dört Senfonik Şiir’ adlı eserinin üçüncü bölümünün adı “Ölüler Adası”dır.  Polonyalı Romantik besteci Heinrich Schülz-Beuthen ‘in de1890 yılında bestelediği Senfonik eseri aynı adı taşımaktadır. Ayrıca Reger’in öğrencisi olan Fritz Lubrich’in de yine 1913 yılında ‘Böcklin Resimlerinden Üç Romantik Senfonik Şiir’ isimli eserinin org parçası olarak bilinen üçüncü bölümü de resimden etkilenerek bestelediği biliniyor. Bu son eseri bulup dinleyemediğimi itiraf etmeliyim. 

Senfoni terimi bir şiirden veya edebi metinden esinlenerek sonat biçiminde yazılmış ve orkestral bir formu olan eserler için kullanılıyor daha çok, ama esin bestecisinin de tinini yansıtabiliyor çoğu zaman. Yukarıda bahsi geçen eserler ise 1700 li yıllarla başlayıp 1850 lere kadar süren Klasik dönemden sonra bestelendiği için Romantik döneme dahil edilir ve düş gücünün hayata yansıması; insanın kendi içine yolculuğunun ilk adımları olarak da değerlendirilebilir. Yaşamdan, ölümden ve bu kavramların insan hayatına sunduklarıyla birlikte diğer sanat dallarından ve pek tabi resimden etkilenildiği biliniyor.

Yukarda saydığım ilk üç eseri belirli bir sıra gözetmeksizin, özellikle de akşam saatlerinde dinleyip duruyorum birkaç haftadır. Yaratıcılarından bağımsız mı bunlar kestirmek güç, ama esinlendikleri “Die Toteninsel”e karşı kendi sesleriyle birlikte ikinci bir sizi çağıran iç ses yarattıkları kuşku götürmüyor. 

Resmi bilmeyen ya da hiç görmemiş, tanımayan birisi için belki de çağrışımları imleyen bir yapısı var bu eserlerin, özellikle de Rahmaninov’un Ölüler Adası adlı sonatının. Orkestranın bir müzik parçasını icrasından daha çok kasvetli bir ölüm ve yokluk tansığını armonik şekilde dile getirmeye çalıştığını hissediyorsunuz.. Bunun doğal mı değil mi olduğunu müzik adamlarına bırakmak gerekir. Ama bir ressamın resimlerinden etkilenerek oluşturulmuş bu senfoninin kaotik iç sesinin, resmin iç sesiyle örtüştüğünü bilmek doğrusu heyecan verici bir deneyim- Ayrıca eserin karanlık ve bir o kadar da tedirgin edici olduğunu görüyorsunuz. Hem sesler görülebilir değil mi?

Arnold Böcklin - Die Toteninsel (Ölüler Adası), 1. Versiyon, Mayıs 1880
Arnold Böcklin – Die Toteninsel (Ölüler Adası), 1. Versiyon, Mayıs 1880

Resm(imler)e dönelim yeniden. Özgün ismi -ki bu ismi Böcklin’in resimlerini satan Gurlitt’in koyduğunu hatırlatarak- Die Toteninsel olan bu resimlerin Böcklin 1880 ile 1886 arasında resmin beş farklı versiyonunu yaptığının da altını çizelim. Her versiyonda arka plandaki gökyüzünün biraz daha aydınlık olmasıyla resim daha ayrıntılı hâle geliyor. Bazı kaynaklar ressamımızın Die Toteninsel’in Kunstmuseum Basel’de sergilenen ilk versiyonunu Mayıs 1880’de tamamladığını ancak tabloyu müşterisine göndermediğini belirtiyor. Bu dönemde Böcklin’in Floransa’da yaşadığını ve atölyesinin deniz kenarında bir İngiliz mezarlığının karşısında olduğunu, bebekken ölen kızı Maria’nın da oraya gömüldüğünün altını çizerek, bu yıllarda çok verimli ve aktif çalışmalar yaptığını biliyoruz. Ayrıca tablonun ilk üç versiyonunun da burada çizildiğini de. 

Arnold Böcklin - Die Toteninsel (Ölüler Adası), 2. Versiyon, Haziran 1880
Arnold Böcklin – Die Toteninsel (Ölüler Adası), 2. Versiyon, Haziran 1880

Ayrıntılarla bezeyerek gidelim yazımızı öyleyse: Her versiyonda resmin daha ayrıntılı hâle geldiğini görmek mümkün. Resmin versiyonlarıyla ilgili bir başka ayrıntı ise 1880 Nisan ayında ressam henüz tablo üzerinde çalışırken, yatırımcı Georg von Berna’nın dulu ve Alman politikacı Oriola Kontu Waldemar’ın müstakbel eşi olan Marie Berna, Böcklin’in stüdyosunu ziyaret ettiği ve şövalede tamamlanmamış şekilde duran ilk versiyondan çok etkilendiği. Ressam bunun üzerine Berna için, şu anda New York Metropolitan Museum of Art’ta bulunan daha küçük boyutlardaki ikinci versiyonu ahşap pano üzerine çiziyor. Kadının isteği üzerine, yakın zamanda difteri hastalığı nedeniyle ölen kocasının anısına kayıktaki tabutu ve ayakta dikilen kadını da resme ekliyor. Ressam daha sonra bu iki eklentiyi, resmin ilk versiyonunda da yapıyor. Böcklin çeşitli yazışmalarında bu ilk iki versiyondan hep Die Gräberinsel (Mezar Adası) adıyla söz eder. Çeşitli kaynaklarda ilk versiyon olarak Basel kopyası gösterilirken, diğerlerinde New York kopyası ilk versiyon sayılmaktadır.

Arnold Böcklin - Die Toteninsel (Ölüler Adası), 3. Versiyon, 1883
Arnold Böcklin – Die Toteninsel (Ölüler Adası), 3. Versiyon, 1883

Üçüncü versiyon yukarıda belirttiğimiz gibi 1883’te ressamın sanat simsarı Fritz Gurlitt için çizildi. Bu versiyondan itibaren, sağ taraftaki kayalıklarda bulunan mezar odalarından birinde Böcklin’in isminin baş harfleri olan “A.B.” şeklindeki imza görülür. 1933’te satışa çıkarılan bu versiyon, Böcklin’in bilinen bir hayranı olan Adolf Hitler tarafından satın alınıyor. Resim önce Obersalzberg’deki Berghof’a asılıyor. 1940’tan sonra, Resim Führer’in Berlin’deki yeni şansölye ofisine götürülmüştür. Bu versiyon şu anda aynı kentteki Alte Nationalgalerie’de sergilenmektedir.

Ressam Böcklin maddi zorluklar sebebiyle resmin dördüncü versiyonunu da üretti. Yatırımcı ve sanat koleksiyoncusu Baron Heinrich Thyssen’in satın aldığı bu resim, baronun sahibi olduğu Berliner Bank’a asıldı. II. Dünya Savaşı sırasındaki bir bombardımanda yok olan bu kopyanın sadece siyah beyaz bir fotoğrafı mevcuttur.

Arnold Böcklin - Die Toteninsel (Ölüler Adası), 4. Versiyon’un siyah beyaz fotoğrafı, 1884
Arnold Böcklin – Die Toteninsel (Ölüler Adası), 4. Versiyon’un siyah beyaz fotoğrafı, 1884

Son versiyon 1886’da Leipzig’deki Museum der Bildenden Künste tarafından sipariş edildiği için çizilendir. Bu versiyon halen aynı müzede sergilenmektedir. Böcklin 1888’de Die Lebensinsel (Yaşam Adası) isimli farklı bir resim daha çizdi. Muhtemelen Ölüler Adası’nın tersi olarak kurgulanan bu resimde yine ufak bir ada vardır, ancak bu defa neşeli ve canlı bir görüntü mevcuttur. Resimde yüzen tanrılar, birkaç kuğu ve ada üzerinde bir grup insan vardır. Farklı ağaçlardan oluşan bitki örtüsü bu defa adanın ortasında kümelenmemiş, kıyılarına dağıtılmıştır. İlginçtir ki bu resim, Ölüler Adası’nın ilk versiyonuyla birlikte Kunstmuseum Basel’de sergilenmektedir.

Arnold Böcklin - Die Toteninsel (Ölüler Adası), 5. Versiyon, 1886
Arnold Böcklin – Die Toteninsel (Ölüler Adası), 5. Versiyon, 1886

Teknik bilgiler bunlar, peki resimler neyi anlatıyor? Ölüler Adası’nın tüm sürümlerinde, koyu renkli denizin ortasında terk edilmiş kayalık bir adacık görülür. Adanın sahili bir duvarla denizden ayrılmıştır ve duvarda denize inen basamaklara doğru yaklaşan bir kayık vardır. Kayıkçı kayığa kıç kısmından yön vermektedir. Pruvada ise, eşinin çiçeklerle süslenmiş tabutu arkasında dimdik dikilmekte olan, tamamen beyazlar giymiş bir kadın bulunmaktadır. Küçük adanın orta bölümü, yoğun ve oldukça uzun servilerle kaplanmıştır. Geleneksel olarak mezarlıklarla ve yas tutmayla ilişkilendirilen bu ağaçların kapladığı alanın etrafı, sarp ve dik uçurumlar oluşturan kayalarla çevrilidir. Kayaların üzerindeki mezar girişi veya penceresi şeklindeki yapılar da resimdeki cenaze temasını güçlendirir. Resim genel olarak, umutsuz bir terk edilmişlik ve gergin bir bekleyiş görüntüsü oluşturur.

Böcklin tablonun anlamına dair belirli bir açıklama yapmadı hiç, ancak bir mektubunda “bir rüya resmi: öyle bir durgunluk hissi yaratmalı ki, resme bakmakta olan kişi kapı çalındığında bile irkilmeli”dedi. Resme 1883’te resim satıcısı Fritz Gurlitt’in verdiği ismi Böcklin kendi belirlemedi. Ancak bu isim, ressamın ilk resmi sipariş eden kişiye yazdığı 1880 tarihli mektupta geçen bir ifadeden kaynaklanıyordu. Resmin ilk versiyonlarının yapılışı hakkında bilgili olmayan çoğu kişi resmi gördüğünde, kürekçiyi Yunan mitolojisinde ruhları yeraltına götüren kayıkçı Kharoon olarak yorumladı. Bu durumda adanın etrafındaki su kütlesi Stiks ya da Acheron nehirlerinden biri olacaktı. Beyazlar giymiş kadın ise yeni ölmüş birinin, ölümden sonraki yaşamını geçireceği yere gitmekte olan ruhuydu.

Resimdeki kayalık ada için model olarak muhtemelen Korfu yakınlarındaki küçük bir ada olan Pondikonissi kullanılmıştı. Bu adada servi koruluğu içinde küçük bir şapel bulunur. Bir başka muhtemel ada ise Tiren Denizi’ndeki Ponza’dır. 

Bilinmezlikler içerisindeki öteki dünyaya bir öykünme midir resmin teması acaba? Ya da sadece bir tasvir midir ölüm hakkında?. Ölümü sadece varlığıyla değil, hissettirdikleriyle de insana, doğanın önünde boyun eğilmesi gereken bir armağanı olarak düşünmek en mantıklısıdır belki de. 

Öyle ya da böyle ölüm ve düşüncesi Böcklin’in dünyasına bir renktir. Onun durağanlığına başka bir boyut katar belki de. “Renkler ışığın edimleridir” diyen Göethe’ yi analım hemen. Ve bu düşünceye sualsiz bir boyun eğmişlik. Onun kabulüyle ona uyumun yan yana durması.. İşte resimdeki hakimiyet.. 

Resim size zamansızlığın o fark edilmeyen ağırlığını yükleyiveriyor karşılaştığınız anda, uzun ve korkunç bir şekilde. Bunu yaparken kendini sunmuyor ama. Siz gidip ve açıldığında sizi kimin karşılayacağını tahmin edemeyeceğiniz bir kapıyı çalıyorsunuz sanki, ama vakti kestiremiyorsunuz. Çünkü yok.

Gizem ve gürültü var sesin içerisinde. Ne kadar kaotik bir atmosfer gibi görünse de simgesel mitolojik bir esintiyi de hissediyorsunuz.. Bu gerçeklik karşısındaki güçsüzlüğün dramatik etkisini güçlendiriyor.. Yaşadığınız huzursuzluk artıyor baktıkça resme. Bunu Işığın etkisine de bağlayabiliriz her yeni versiyonda biraz daha açılan, ama ümitsizliği çağrıştıran mistik bir izlenim hemen yakalayıveriyor. Ve düşünceyi o alabildiğine sizi dış dünyadan kopartan ve kendine çeken onun dünyasına girmeye zorlayan ‘düşünceleri’ işaret eden figürler var. Gizli olana duyduğu istekle dehşet verici kompozisyonu çizerken Böcklin ne düşünmüş olabilir acaba?, Her yeni versiyona başlarken hatta.. Resimde başka bir dünya yok görünenden başka. Çünkü sizi anlığına da olsa aldığı gerçekle, yarattığı etki dünyası arasındaki kontrast göze çarpıyor hemen. Bu estetik mi? Belki?..

İlk bakış bir sıkıntıyı doğuruyor hemen. Yolculuk gibi görünse de Kyroon efsanesinden ayrılıyor çağrışım. Resimde var olanın aslında sizde olanın; korkup bakmadığınız ya da hep ertelediğiniz ya da ötekilediğiniz bir yansısı onu görmenizi istiyor bir kez de olsa. Ve oradan bakmanızı her şeye. Nasılsa varlığını da ona bağlamış olduğunu, – kendisi için olduğunu- sizi bile umursamadığını biliyor. Hareketsizlik mi bu. Evet aynen öyle. Hareketsizliğin devinimi var sularda. Anlamını kolayca ele vermiyor. Serviler var ve kayık ve kayalar. Çünkü onlar sadece resim için var. Resmin ağımı için her versiyonda gizil bir sessizliğin sesi yüklü, ve gördüğünüze bakmanıza izin verirken duymanızı da istiyor. Teklik ve sadelik içerisinde.. Var kılıyor kendini (tutunuyor mu demeliyiz kendine yoksa)

Ama neye?

Işığa desek değil… Mit’e desek değil… Mistisizme desek değil, hepsine birden. Ama bilindik anlamda bir tutunma değil bu. Çakılıyor adeta.

Rüzgâr var mı resimde? Peki sesi. Varsa da kendini saklamış. Sıkıntıyı yaşamaya başlayan gözlerinizle duymaya çalışmanızla ilgilenmiyor ama.

Kayığın içindekiler.. onlar esen rüzgarı görüyorlar belki de. İstedikleri bir biçim var ama ona ulaşamıyorlar. Bir biçim… Ne olabilir? Biçim bu bilinen ama tasviri ‘olduktan’ sonra fark edilen. Elgin? Belki de… Çok uzaklara ait… Bir yolu olmalı denizin var mı? Oradan çıkılıverilen ve dönüp orada nihayetleniveren. Kurtuluşsuz ve uzamsız. 

Yol sözcüğünün çağrışımı boldur. Ama denizle sık anılmaz. Deniz uzundur çünkü yola göre. Ancak macerayı çağrıştırır bilinmezliklerle dolu macerayı. Gerçek bir anlam yaratamazlar deniz ve yolun yanyanalığı Ama deniz gidiyor burada haber vermeden, sesini de taşıyor üstelik. Nesnelerin sesleri varlıklarıyla birdir. Bunu biliyoruz. Zamanın olmadığı hissini yaşatıyor demiştik resimler için, öyle de. Sanatçısıyla yapıtı arasında kuruluvermiş bir anlaşma bu sanki. İzleyicilerine (sanatseverlere) kapalı bu yüzden. Yapıldığı ortaya çıktığı an varlığını taşımaya başladığı an aynı zamanda. Zamansızlığını bu şekliyle anlıyoruz.

120 yıl geçmiş resimler çizileli… Ve esinlenilerek ortaya çıkarılan eserlerin de üzerinden yine bir asır zaman geçmiş. Bugünden bakmak ancak edimimiz olabilir, Ölüler Adasına. Cesurca aynaya bakmak gibi.