21. yüzyılın en önemli moda tasarımcısı ve tek flash ismi Alexander McQueen desem, abartmış olur muyum? Hayır. 

McQueen’i anlamak ve anlatmak hiç te kolay değil. Tıpkı sevdiğiniz birini sözcüklerle tarif kadar güç ya da dağın zirvesine çıkıp aldığınız nefes kadar zorlu ve zahmetli. Bunu böyle ifade etmenin elbette geçerli ve makul sebepleri var: Bunların başında, McQueen’in sahip olduğu sıradışı zengin perspektif, tasarım dünyasına getirdiği alışılmadık reformlar, milenyumun vazgeçilmezi çağdaş sorunsalları; güzellik, kimlik ve çok kültürlülük gibi kavramları bambaşka ve özgün bir yorumla sentezleyerek yarattığı göz kamaştırıcı kreasyonlar diyebiliriz. McQueen, gelip geçiciliğin bilincini yansıttığı tasarımlarıyla, yaşanılanlara sahip çıkan tavrıyla, günlük yaşantıda yer alan sıradan konuları bile şiirsellikle yorumlayarak, bizi estetiğin zirvesine taşımıyor, aynı zamanda yaratıcılık sınırlarının ne kadar zorlanabileceğine cesurca ispatlıyor. 

Alexander McQueen

Aslen İskoç olan Lee Alexander McQueen; 17 Mart 1969 yılında Myfair, Londra’da altı çocuklu bir ailenin en küçüğü. Taksi şoförü olan babası Ronald McQueen, her aile gibi oğlunun mühendis olmasını çok arzu ediyor ancak annesi Joyce McQueen’in (1934-2010) aldığı bir moda kitabı O’nun moda serüvenine davet ediyor. Daha üç yaşındayken, küçük bir kağıt parçasına çizdiği elbiseyle başlayan bu serüven, O’nun küçükken kız kardeşlerine diktiği elbiselerle devam ediyor. Okul yıllarında fark edilemeyen hatta başarısız bile sayılan McQueen, sürekli sınıfta kalmasına karşın, hala ailenin biricik ve pembe kuzusudur. 16 yaşına geldiğinde liseyi terk ederek, tamamıyla kendisini modaya adar. Bu zorlu sektöründe gösterdiği başarı, okul yıllarıyla tamamıyla tezat oluşturur. Sekiz yaşında eniştesinin ablasına uyguladığı şiddete tanık olurken, bu saldırının kedisinde bıraktığı psikolojik izleri ileriki yıllarda kostümlerinde cesurca yansıtır. Öyle ki tasarladığı kadın elbiseleri bu sebeple; naif olmayan, her an saldırıya hazır, güçlü ve hırçın kadınları temsil eder. McQueen kadınları kısaca; zalimdir, savaşçıdır, feministtir, inatçıdır, yırtıcıdır ve hatta gerçek bir amazondur. 

Alexander McQueen

Hemen her fırsat ve röportajında; ‘inandığım şey; modanın bir sesi var’ diyordu McQueen. Bu, O’nun provokatör ve aşırı iddialı defilelerinde mizacını yansıtmasına da araç olmuştur. Werle (2010), McQueen’in kimi zaman bu hırçın yapısından dolayı; ‘yaramaz- serseri çocuk ya da İngiliz modasının holiganı’ lakaplarını aldığını, kimi zaman da avant garde, şiirsel ve yüksek kalitedeki dikiş ustalığından dolayı ‘Büyük Alexander’ olarak çağırıldığını ifade eder. Kendi işlerini ‘eklektik ve eksantrik’ olarak tanımlayan McQueen’in yaratma sürecindeki iham kaynağı; Romantizm’den Egzotizm’e, Japonya’dan Çin’e, Hindistan’dan Ortadoğu ve Türkiye’ye kadar uzanır. Temalarında ise; evsizlerden zenginlere, erken Hollanda Rönesans sanatçısı Robert Campin’in büyüleyici tablolarından Ortaçağ’da yapılan vitraylara, bayağıdan sıradana, yaşadığı acı tatlı tecrübelere, kısaca algıladığı ve nefes aldığı her şeyi ve her anı kullanır, süzgecinden geçirip onları zamanı geldiğinde keyifle demler. Bu yaklaşımla, Jean Fouquet, S. Boticelli, Stephan Lochner, Girling Gibbons, Hieronymus Bosch’un eserlerini kostümlerinde sıkça kullanarak geçmişle bugün arasında estetik bir köprü inşa eder. Londra’da yaşadığı yıllarda moda merkezi Savile Row Caddesi’ndeki Anderson& Sheppard’da çıraklık yapmış, önce makastar ve ardından usta kalıpçı olarak kulaktan kulağa yeteneği konuşulmuştur. Öyle ki kısa sürede müşterileri arasında; Mikhail Gorbaçov ve Prens Charles gibi tanıdık isimler bile yer almıştır.

McQueen’in kostümleri dikkatlice incelendiğinde, hayal ettiği gibi geleneği hem cesurca yıkıp, hem de avant garde tadında belleklerden hiç çıkmayacak kadar etkili, ikonik ve eşsiz bir senteze ulaştığı görülür. Bir röportajında, ‘insanların defilelerinde elbise görmek değil, fantezilere yolculuk yapmak istediklerini, bu yaklaşımla podyumda adeta teatral ya da performans tadında, estetiği en uç noktada buluşturmayı hedeflediğini’ ifade etmiştir McQueen. Ayrıca; ‘insanların düşlerini beslemek istediğini, hatta onları gerçeğe dönüştürmeyi amaçladığını’ hemen her fırsatta dile getirmiştir. ‘Bunu; kuralları yıkıp, gelenekleri koruyarak yapacağım’ demiştir. Bolton (2011)

Alexander McQueen

1992-1994 yılları arasında Romeo Gigli’nin asistanı olarak çalışan McQueen, 1992 yılında ise kendi markasını yaratır. 1996 yılında Paris`te, Givenchy gibi dev bir moda evinde çalışır, yakın zamanda da burada baş tasarımcı olur. 2001 yılında Givenchy ve LVMH ile yolarını ayıran McQueen, İtalya’nın gururu Gucci ile anlaşarak şirketin başına geçer ve yepyeni kreasyonlara başlar. Başarılar birbiri ardına devam eder. 29 Ekim 2003 tarihinde, Kraliçe Elizabeth II tarafından İngiliz Krallığının baş tasarımcısı unvanını alan McQueen, aynı yıl ‘Kingdom’ adlı parfümü piyasaya sürerek, çok yönlü kişiliğini de pekiştirir. 1996-2003 yıllarında üst üste dört kez modanın Oscar’ı olarak nitelendirilen, ‘Yılın İngiliz modacısı` ödülünü de almıştır. McQueen’in bu başarısı da tesadüf müdür? Cevap yine hayır. O’nun bir bilim adamının sahip olduğu gibi; titiz, sabırlı ve kararlı karakteri, bir tarihçi kadar meraklı ve araştırmacı tavrı, artistik, duyarlı, biraz kırılgan ve biraz da asi mizacıyla yarattığı doküman niteliğindeki klasik kostümleri ayrıca avant garde aksesuarları bu soruyu en güzel yanıtlar. Bu yaklaşımla McQueen’in tasarladığı; üçgen katlanan ceketleri, deforme edilmiş seksi korseleri, hayvan tüyleri kullanılarak kombine edilmiş kürkü anımsatan palto ve sıra dışı pantolon tasarımları, kuralların yıkılarak sentezlendiği en güzel örnekleri oluşturur. Kısa sürede Hollywood’da kırmızı halının vazgeçilmezleri arasında yer alan ünlülerin de tercih ettiği en önemli markadır artık.

Knox (2010), McQueen’in 2001 yılında pek çok konuya tasarımlarında yer verdiğini söz gelimi hem havacılık hem de sığınma ile ilintili konuları işlediğini, Hitchcock`un 1963, ‘Kuşlar’ adlı ölümsüz filmden de referans alarak kostümler tasarladığını belirtir. 2001 kreasyonunda ayrıca gladyatör teması ile İskoçya kültürünü yansıtan McQueen, tarih, kültür ve güncel olayları zengin içgüdüsüyle yeniden sentezlemiştir. İnsan vücudunun güzelliğini öne çıkaran tasarımlardan çok, insan bedenini cesurca teşhir eden, vücudun kusurlarını gizleyen bir yaklaşımını ise kesinlikle ret eder. Laboratuvar gizemi ve titizliğiyle yaptığı bu özgün araştırmalarda, McQueen dikkatlice gözlemlediği çevresini, doğayı ve kendisini uyaran herhangi bir şeyi adeta sünger gibi içine çeker, tüm bu verileri sanatsal bir yaratıya dönüştürür. Önce Paris, Milano, Las Vegas ardından da Los Angeles’da butikler açan McQueen, yıllık kazancını bir hayli iştah kabartıcıdır. 2005 yılında ünlü spor markası Puma için özgün ayakkabılar tasarlar. O’nun kostümlerindeki masalsı ve fetiş görünüm aslında bize tıpkı ünlü Alman masal yazarı Jacob ve Wilhem Grimm kardeşlerin Gotik masallarını anımsatır. Spor ve modayı aynı potada eriterek, geleneksel bir yaklaşımla teknolojinin en son imkânlarından da yararlanır. 2006 yılında Puma markası için çok özel bir ayakkabı koleksiyonu hazırlar. Tasarımlarında savaşçı Afrika kabilelerinden biri olan Masai kabilesi ve zengin kültüründen esinlenen McQueen, dünyanın en önemli moda fotoğrafçılarından biri olan Nick Night’ın enigmatik kedi adam imajını geliştirerek yeni bir varlığın oluşmasına da katkıda bulunur. Bu yaklaşımla, insan vücudunun uzuvlarından çok, ayak formundan ilham aldığı sezilir. Ayakkabılarda tendon yapısı, damarların artistik betimlenişi, kaslarının eskizlerde abartılı betimlenişi, parmak izlerinin dokusal özellikleri öznel bir yalınlıkla tasarlanmıştır. Teknolojiyi tasarımlarında ustaca kullanan McQueen, seri üretim yoluyla dijital tasarımlarını kumaş üzerine bastırtarak yepyeni dokular elde etmiştir. Aynı yıl ilk denim koleksiyonu sunan McQueen, dünyada sadece 500 kişiye verilen Limited Edition American Express Gold Card tasarımı da yaparak neredeyse ikonlaşır ve son noktayı koyar.

İngiliz modasının söz sahibi Isabella Blow, McQueen’in öğrencilik yıllarında yeteneğini fark ederek, 1992 mezuniyet koleksiyonunun tamamını satın alır. Bu destek O’nun bu meşakkatli yolda kolayca ilerlemesini sağlar. McQueen 2008 yılında ‘W’ dergisine verdiği bir demeçte; çok yakın arkadaşı Isabella Blow’un 2007 yılındaki intiharından dolayı üzüntüsünü ifade ederek, 2008 İlkbahar/Yaz koleksiyonunu ona ithaf eder. 2009 yılında, modada harcadığı on yıllık birikimi ve tüm kostümlerini ise en büyük manevi destekçisi olan annesine ithaf etmesi ise sürpriz değildir. İlerleyen yıllarda McQueen haute couture tasarıma yönelir. Mackenzie (2009), modanın vazgeçilmezi haute couture kavram ve endüstrisinin, 1864 yılında Paris’te formal olarak Charles Frederick Worth tarafından başlatıldığını, haute couture (kişinin özel beğenisine göre tasarlanmış-ısmarlama elbise) tasarımcıların amacının yüksek dikiş kalitesi ve kostümler tasarlamak olduğunu belirtir. 1939 yılında toplam 70 üyesi olan endüstride, bugün dünya çapında aralarında McQueen markasının da yer aldığı yalnızca yirmiye yakın marka kalmıştır.

Alexander McQueen

McQueen, 11 Şubat 2010 yılında henüz kırk yaşındayken, yatak odasındaki gardırobuna kendisini asarak intihar eder. Uyuşturucuya olan zaaflığı ve en önemlisi de her şeyini paylaştığı kadim dostu annesi Joyce McQueen’in apansız ayrılışı; O’nun yavaş yavaş sonunu hazırlar. McQueen’in bu beklenmedik trajik ölümü moda ve medyayı derinden yasa boğar. McQueen son tasarımları olan 2011 Kış kreasyonunu podyumda görme şansını yakalayamadı. Yine de O’nun bu eşsiz tasarımları; McQueen moda evinin yaratıcı direktörlüğünü yapan Sarah Burton’a emanet edilerek gerçekleştirilmiştir. McQueen ayrıcalığı tüm bunların ötesinde etkisini göstermeye devam etmektedir. İngiliz geleneğinin zirvesi kabul edilen kraliyet düğününde, Prens William ile evlenen günümüzün Grace Kelly’si olarak adlandırılan Kate Middleton’un gelinliği de McQueen imzalıdır. Çok sade tasarlanan gelinlik, doğru ruhla buluşarak haftalarca konuşulmuş, elbisenin son rötuşlarını Sarah Burton tamamlamıştır. McQueen, son yıllarında ünlü Amerikalı tasarımcı Adrian Adolph Greenberg’den etkilenmiş ve kreasyonlarında benzer bir çizgi sergilemiştir. 2010 yılında Amerika’nın en seçkin moda ödülü olan Amerika Moda Tasarımı Konseyi (CFDA) tarafından, ulaşılması çok zor olan uluslararası tasarımcı ödülünün de sahibi McQueen’dir. 

McQueen’in moda kariyeri; tıpkı özel yaşantısı, girdapta tutunmaya çalışan huzursuz duyguları gibi iniş ve çıkışlarla dolu. O’nun romantik ve kırılgan ruhu; en az Edgar Allan Poe’nun şiir ve hikayeleri kadar derin, heyecan verici ve gizemlerle dolu. Bitmek bilmeyen yenilikçi tavrı, koleksiyonlarında sıklıkla kullandığı adeta McQueen sembolü haline gelen kafatası imajı belleklerimize tamamıyla kazılı artık. Öyle ki defilelerinde top modelleri sahnede kurtlarla dans ettirecek kadar vurdumduymaz, kimi zaman da sıradışı yaklaşımıyla mankenlerin başına geçirdiği plastik ve çuval torbalarla, bugün zorlu moda dünyasında hala adından söz ettirmeye devam ediyor McQueen. Sanatta güzellik ve ölüm kavramlarını bu kadar ironik, özgün, bambaşka bir perspektif ve metaforla sunan başka tasarımcı var mı? Özünde McQueen’in ana hedefi hayal ettiği gibi tasarımlarıyla ölümsüzlüğü, sonsuzluğu yakalamaktı. Ama O bunu da başardı. 

2011 Mayıs-Ağustos aylarında uzun kuyruğa aldırmadan tam dokuz kez ziyaret ettiğim New York, Metropolitan Sanat Müzesi’nde gerçekleşen, neredeyse kusursuz olarak nitelendirilebilecek, Alexander McQueen’in ‘Vahşi güzel’ adlı retrospektif sergisi Andrew Bolton imzalı. Bu belgesel ve düşsel güzellikteki sergi; hayatta yalnızca bir kez tanık olunabilecek bir özellik taşıyordu. Birbirinden iddialı, genç yaşlı, sanat ve modayla ilgili hemen herkese ilham kaynağı olabilecek, oksimoron bir özellik te taşıyordu. McQueen retrospektifi gerçekten de adlandırıldığı gibi vahşi güzeldi. Çünkü McQueen’in vahşi güzeli; her şeyden önce, hem şefkatli ve uysal, hem çok seksi ve mutaassıp, hem de bir o kadar bu dünyanın ötesinde bir his veriyordu. Tasarımları, tıpkı O’nun erken ve apansız ayrılışı kadar dramatik, şaşırtıcı ve hüzünlü görünüyordu. Bu tıpkı bir masalın beklenmedik sonu gibi ya da tatlı bir hülyanın verdiği tarifsiz bir haz sanki. Sergiyi bu kadar özel, farklı ve vazgeçilmez kılan, insanı tarifsiz duygu seli ve karmaşasına sürükleyen şey neydi peki? Cevap çok kısa ve net aslında. McQueen. 

Alexander McQueen

Dünyanın sayılı müzelerinden biri olan Metropolitan’da, McQueen retrospektifine tanıklık etmek herkes için gerçek bir kazanç ve tecrübe. Yıllar önce Van Gogh, Courbet, Rodin ve Richard Serra gibi dev sanatçıların retrospektiflerine ev sahipliği yapan müze, bu kez tasarım alanında ilk kez McQueen’i ağırladı. Müze yönetimi sergiye gösterilen ilgi yüzünden tam üç kez uzatmak zorunda kalırken, sanat eleştirmenleri tarafından tarihteki en büyük yirmi sergiden biri kabul edildi. Dünyanın en prestijli moda dergisi ‘Vogue’ raporlarına göre ise; McQueen sergisini toplam 661. 509 kişi gezerek, elli yıl önce ünlü Fransız heykeltıraş Rodin’in retrospektifinden sonra müze ilk kez özel ve astronomik fiyatlarla gece yarılarına kadar açık bırakıldı. Ulusal ve uluslararası tipik hemen her müzenin kapalı olduğu Pazartesi günleri bile açık tutuldu, Metropolitan bile McQueen büyüsü karşısında rutinini bozmak zorunda kaldı. Yüksek kalite ve titizlikle hazırlanan McQueen kitap satışları, sergi süresince 555 bin gibi inanılması zor bir rakama bile ulaştı. Sergi öncesi MET Gala adı altında astronomik satılan bilet fiyatlarının yanı sıra, New York jet sosyetesine ev sahipliği yaptı. Buna ek bu eşsiz müzeye üyelik tam iki katına çıktı. 

Sergide McQueen`in 1992 yılında mezun olduğu Londra’nın en ünlü moda okulu olan, Central Saint Martins’de tasarladığı kreasyonlardan, 2010 yılında kadar olan, moda dünyasında harcadığı tam on dokuz yıllık bir birikimin kronolojik olarak özetlendi. Serginin oluşum sürecinde Sarah Burton, Isabella Blow, Daphne Guinness, Philip Treacy ve Shaun Leane gibi isimlerden ödünç alınan yüze yakın kostüm ve yetmiş adet aksesuar da bir araya getirildi. Her salonun kronolojik olarak ayrı bir konsept, sound ve estetik kaygılar duyularak oluşturulduğu mekanlarda McQueen’in etkilendiği farklı kültür, politika ve kimlikliler arşiv titizliği sunuldu. Givenchy yılları, klasik yaklaşımla tasarladığı elbiseler, iddialı aksesuarlar, post modern ayakkabılar, şaşkınlık uyandıran şapkalar ayrıca günümüz video sanatçılarını öykündürecek ölçüde düşünsel ve etkili videolar da yer aldı. Retrospektifin ana temaları ise genel olarak; Romantik düşünce, Romantik Gotik, Romantik Milliyetçilik, Romantik Egzotizm, Romantik primitivizm, Romantik Natüralizmdi. Alice Harikalar diyarını aratmayan ustaca kurgulanmış adeta birbiriyle yarışan rüya güzelliğindeki odalarda kullanılan profesyonel ışık düzeni, titizlikle seçilmiş dramatik, enigmatik ve bambaşka bir ambiyans yaratan müzikler izleyeni estetiğin doruğa çıkaran en temel unsurlardı. 

Bugün bile tasarımlarıyla hala aykırı ve sıradışı bulunan McQueen’in tek bir farkı var: O da kimseye benzemeyen, sahip olduğu zengin ruhu. O’nun radikal, anlaşılması bir hayli güç, kendine has oluşturduğu estetik dil, heykel tadında ve kalitesinde yarattığı aksesuarlar ve kostümlerle, gerçek bir sanatçı O. Tıpkı Rönesans’ta tanıdık olduğumuz türden. Tasarladığı her nesne izleyicide kaçınılmaz olarak şaşkınlık ve hayret uyandırırken, zaman, moda, malzeme ve yaratıcılığın sınırsız seçeneklerini sunarak, ‘İnanın bana, imkansız yoktur, işte ispati’ diyerek, kulaklarımıza fısıldıyor adeta McQueen. Bu zenginlik; akıllara durgunluk vermenin de ötesinde, herkesi kendisine tutsak etmeye, bellekleri hapsetmeye hep ama hep devam edecek. 

Kaynakça

  1. Andrew Bolton, Alexander McQueen: Savage Beauty, Yale University Press, 2011
  2. Harold Koda, 100 dresses, The costume Institute The Metropolitan Museum of Art, The Metropolitan Museum of Art, Yale University Press, NY, New Haven, Ct, London, 2010
  3. Kristin Knox, Alexander McQueen, Genius of a Generation, A&C Black Publishers, London, 2010
  4. Mairi Mackenzie, …isms, understanding Fashion, Universe Publishing, NY, 2009
  5. Terry Jones, 100 Contemporary Fashion Designers, Taschen GmbH, Köln, 2009
  6. Simone Werle, 50 Fashion Designers you should know, Prestel Verlag, Munich, London, NY, 2010
  7. www.metmuseum.org