50 yılı aşan sanat hayatıyla Türk resminin önemli isimlerin Zehra Aral, 

20 Mayıs – 9 Haziran tarihleri arasında MSGSÜ Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi – Beş Kubbe Salonu’nda “Var Olmak İçin” isimli  retrospektif sergisiyle izleyicinin karşısına çıkıyor. Farklı dönemlerinden neredeyse tüm eserlerinin görülebileceği sergiyle Aral sanatının ve sanat yaşamının ana hatlarını bizlere sunuyor. 

Yiğit İhtiyar: Eserlerinizde kadın üzerinden yoğun bir anlatım söz konusu, aynı şekilde diğer politik konulara da temasınız mevcut. Bu noktadan yola çıkarak Zehra Aral’ın sanatının politik olduğu söylenebilir mi?

Zehra Aral: Düşüncenin tarihi, insanlık tarihinin aydınlandığı, birey olduğunun, toplumsal bir varlık olduğunun bilincine vardığı bir farkındalık olgusudur. Kısaca ben insanlık tarihinin düşünmek ve var olmak bilincinin oluşmasıyla başladığına inanıyorum. Ayırımsız tüm insanlığın ütopya da olsa, oluşturulacak, hep birlikte yaratılacak bir gelecekte mutlu barış içinde insancıl bir toplumsal yapı düzleminde buluşacağına hep inanmışımdır. İnsanlık tarihinde cinsiyet ayırımcılığının en dehşetli acısını yaşayanlar yine kadınlar olmuştur. Bu her dönemde böyle olagelmiştir ne yazık ki. İnsanlık tarihinde egemen olan kültürel ve erkek egemen toplumlarda kadın aşağılanmış, yok sayılmış köleleştirilmiştir. Bugün içinde bu durumun kendini koruduğu toplumları görmek zor değil. Her gün bedeni şiddete maruz kalan kadınlar, ensest ilişki baskısıyla hayatları karartılan genç kızlar toplu tecavüz vakaları gün geçmiyor ki artmasın. Kadının bilinç düzeyi ve onu oluşturan kimliğinin törelerden, katı geleneksel bağımlılıklardan kırsal bölgenin katı inanç ve yargılarından, aile, mahalle ve toplumsal baskılardan bugün bile kurtarılabilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Günümüzde ve Dünya genelinde savaşlar, zorunlu göçler, yerinden yurdundan. Eşinden kopartılmış çaresiz analar; zulmün, ateşin, yoksulluğun, açlığın ve sefaletin uçsuz bucaksız yollarında ya yok olmuşlar ya da erişilmez noktalarında yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Bu süreçlere tanık oldum ve yaşadım. Keşke bunları anlatmak durumunda olmadığım bir ülkede olabilseydim.Dünya adeta bir ateş çemberi ile çevrilmiş gibi,çaresiz ve ben bunları anlatmak zorundayım. Benim resimlerim, ürettiğim yapıtlarım bu dünya gerçekliğinden kopuk ve erişilmez değildir. Düşüncem, dünyayı, insanı, doğayı algılama biçimim yani dünya görüşüm çok net ve açık olarak taraflıdır ve ezilenden yanadır. Bunun ortası yoktur şairin dediği gibi “ya ezenden ya da ezilenden yana olacaksın” ben sanatımı ve yerimi belirledim. Düşüncemle ve ürettiklerimle bu yoksul insanların yanında oldum. Bu durum benim hiç şüphe götürmez taraflı politik yanımdır. Dolayısıyla sanatım da politikanın içinden yani dünya görüşümden çıkar. “Böylece emekten yana, ezilenden yana olmak politik bir duruş ise o zaman benim de duruşum politik bir duruştur.” Sanatçı politikadan uzak durmalı, politik olmamalı” dayatması kültür emperyalizminin bir çıkar ve kültür sömürü dayatmasıdır. Kendisini bu söyleme kaptıran sanatçı her ne kadar politika dışı olduğunu düşünse de, aslında tam da politikanın içindedir. Politika olmadan günlük yaşam anlamsızdır. Bu nedenle sanat ve hayatın kökleri politiktir ve benim hayatımın her evresi gibi sanatımın tüm aşamaları da politik bir düşüncenin ürünleri olmuştur.

Resimlerinizde gerçeklikle özellikle de acı ve zor olan gerçeklikle bir temas var. İşlediniz temalar, dönemleriniz ve figürleriniz toplumsal olgularla ama en çok da sorunlarla ilişkili halde. Ancak bunu yaparken her zaman “yalın” olanı ve “özü” aktarmaya çalıştığınız söylenebilir mi? 

Ülkemizde ve dünyada olup biten haksızlıklara asla boyun eğmedim. İnsanlığa karşı işlenen her olumsuz davranış biçimi yüreğimde büyük acılar oluşturdu. Bu insani duruş eğer politik ise evet ben tüm eylemlerimle politik bir duruş sergiliyorum. Gösterdiğim tepkiler resimlerimde, resmin kendine özgü içsel bir ifade dili ile tüm sorunlara cevap verirler. Resmimin çıkış bulduğu yaşanılmış gerçekler, resim anlayışımın gerçekliği ile örtüşerek en yalın ifade ve biçim değerlerine dönüşür. Bütün çabam bu sonuçlar üzerine kuruludur. Burada seçtiğim ilgili konular benim anlatım dilimin. İfade biçimimin, dünya görüşümün ve hayatı algılayışımın araçlarıdır. İnsan olarak kendimi yaşamın gerçeğinden soyutlamak lüksüne dahil edemiyorum.Tersine yaşamın tüm acı gerçeklerini derinden hissediyorum. Hiç şüphe yok ki resim sanatı bireyin tekil ürettiği bir eylem biçimidir. Tuvalle baş başa kaldığımda o acıların duygu yoğunluğu tuvalin zeminine ister istemez yansıyor. Ancak yaşanmış ya da yaşanmakta olan insanlık dramlarının ve duyulan acıların bir daha olmaması taşıdığım umdun özünde yer alır. Bu noktada” eksik olan” nedir, insan neden insanın kurdu olmak durumundadır, neden sürekli olarak darbe üstüne darbe yiyen bir insanlıktan söz etmekteyiz ve bu durumsa biz “ne yapmalıyız”? Bütün bu gerçekliklerin yaşayan tanıkları olarak gerek söz konusu temaların ve gerekse resmime konu olarak giren bu insanlık mezalimi beni resmin plastik sorunlarından, estetik kaygılarından ayırmıyor. Tam tersine acıyı hissederek yükselen duyarlılığımla sanat izleyicisini de resmin içine çekerek sarsılmasını, düşünmesini, sorgulamasını ve o resmin imgelerini belleğinde taşısın isterim. Bu sanat izleyicisini en azından etkileyebilmiş olmanın sorumluluğu nu duyan sanatçının mutluluğudur aynı zamanda. Şüphesiz her sanatçı izleyicinin, resimlerinden etkilenmesini ister, resmin önünden geçerken izlesin ilgilensin ve o resmi belleğinde taşışın ister. Bu nedenle resimde kalıcı olan biçim değerlerini ve onun en yalın ifadesi olan içeriğini eksiksiz bir şekilde tamamlamaya çalışırım. Sonuç olarak işte ben resimde bu yalın ve özgün ifade biçimlerinin peşindeyim.

Sanık – Simge – Sonsuzluk isimli triptiğinizde, Sanık ve Suçlu isimli eserlerinizde daha birçok resminizde arkası dönük, bekleyen ve silikleşen figürler görüyoruz, kim bunlar, neden yok oluyorlar, kim/ne yok ediyor onları? 

Bu sorunuzla resimlerimde yer alan kadın figürlerinin dış dünya gerçeğinden çıkarak temsili resim imgesi olarak resimlerime giren “kadın” ın gerçek dünyasını anlatmamı istiyorsunuz: geri kalmış ya da bırakılmış toplumlarda genelde kadınlar Nazım’ın dediği gibi öküzümüzden sonra gelendir. Töreler bağlanılmış katı gelenekler dört bir yanını sarıp sarmalamıştır. Çember daralmış bakış açısı kıstırılmıştır. Aile daha küçücük bir kız çocuğu iken bile sofrada onu fazlalık görüp bir an önce onu birilerine “baş göz” eder. Bu gözaltı baskıları devam edip sosyal baskıya kadar sürer gider. Her hareket büyük gözaltında takibe girer izlenir suçlanır, şiddete, tecavüze, aile meclisinden yargısız infaza kadar giden bir çıkmaz yoldur kadının yolu. İlk dönem Resimlerime giren figürlerde, özellikle portrelerde kadının bakışları hiçbir zaman izleyiciye yönelik değildi. Son dönem resimlerime yönelik sorduğunuz figürler ve portreleri doğrudan izleyiciye sorgulayan gözlerle bakarlar. “Bizleri görün” diye bakarlar, “neden sahip çıkmıyorsunuz” diye bakarlar ve sorgularlar. Toplumsal baskı, sistem baskısı, mahalle ve aile baskıları ve şiddet bireyin özgürlüğünü ve geleceğini yok ediyor.

Kadın figürünü farklı bağlamlarda birçok kez kullanmışsınız. Retrospektif serginizde de izleme imkânı bulacağız. Bu figürü tercihiniz ne zaman başladı? 

Bir arayışın sonucu olarak mı doğdu yoksa sizi onu yapmaya iten faktörler mi vardı? Öğrencilik yıllarımda kendimi yetiştirirken ve gelişme aşamalarımda resimde sadeliği ve dengeyi önemser bu çaba ile üretirdim. O dönem için örnek vermem gerekirse; “mavnalar”, “otlakta kuzular” resimlerimde olduğu gibi monokrom renk ve kontrast değerlere dayalı biçim öğeleri yer alırdı. Renk ve biçime bakış açım ve anlayışım hemen hemen aynı şekilde ve ayni epik anlayışla devam etmektedir; minimal yalınlık. Ben bir kadın olarak kadınlığın içinden geliyorum. Onu en iyi algılayan sorunlarını en yakınından izlemeye ve bilgilenmeye çalışan bir insanım. Kadının yaşanmış yaşamış ve olgularını yansıtma, ifade etme biçimlerini görsel anlatım aracıyla sloganlaştırmadan, psikolojik, sosyal, ekonomik ve varlığıyla ilgili sorunlarına tuvallerimde cevap bulmaya çalışırım. Konular resimlerimde toplumsal hayatın, içinden kopup gelen kadının temsil ettiği bütün somut özellikleri taşır. Kadının toplumsal yapıdaki konumu. Daha Akademinin ilk yıllarında yakın çevremde tanıdığım onlarla hayatı paylaştığım o insanların portrelerini yapmakla başlar. Bu figürler daha çok lekesel anlatım içinde ve psikolojik çözümlemeler ile soyutlanarak gerçekleşir. Resim zaten soyut bir illüzyondur ve ben bu durumla ne amaçladığımın bilincinde davranırım. Sorunlara sadece lokal, bölgesel bir sorun olarak görmedim tıpkı resim sanatının dili gibi evrensel boyutlarına gitmeye çalıştım. Vietnam’da, Şili’de Afrika ülkelerinde, dünyanın bir ucundaki insanlık dramlarına dikkat çekmek istedim. Savaşın acılarını, yıkımlarını ve mezalimi bir insanlık ayıbı ve felaketi olduğunu derinden hissettim. Resimlerimde Kadının temsili çok boyutludur. Onun doğal, fiziksel, tinsel sahip olduğu tüm değerler gibi benim için evladını yitirmiş Cumartesi anneleriyle, Şili’de kayıp çocuklarından haber alamayan annelerin, süregelen ortak acı nedeniyle hiçbir farkı yoktur. Uzun süredir iyi gitmeyen sağlık nedeniyle bu acıyı üretme ifade etme yoksunluğu nedeniyle katlanarak hissediyorum. Resimden zorunlu ve kademeli uzaklaşmak bende dramatik olmayan farklı bir duygu yoğunluğu oluşturdu. Fakat sanat üretimim kendiliğinden bilinç ve düşünce düzlemimde devam ediyor, durmuyor.

Sanatla geçen bir ömür sizinki. Biz sanatseverlere; geçirdiğiniz tüm değişimleri, resminizdeki dönemleri, tanıklıklarınız karşısında verdiğiniz tepkilerin yansımasını sunacağınız bu retrospektif serginiz hakkındaki düşünceleriniz, hisleriniz nelerdir? 

Ben resim eğitimim Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi atölyesinde tamamladım. Hoca resim değerlerini çok iyi bilen bu değerleri öğrencilerine taşıyan ve öğreten heyecan dolu, duyarlı bir insandı. Ben Anadolu kökenli olduğum için sosyal dokuya zaten yakındım ve dünyada. Ülkemizde gelişen olaylara ve de olgulara hiç yabancı kalmadım. Yok edilen ifade özgürlükleri, insan hakları, sürdürülen dehşet ve vahşetin egemenliğine her zaman her dönem karşı durdum, tepki gösterdim. Dünya savaşlarının insanlığa bıraktığı mezalim bugün başka bir boyutta, fakat ayni acı devam etmekte Bir sanatçı bu duruma sessiz kalamaz. Kalmamalı. Nazi askerlerinin 19 yaşında bir kızı idam ettikten sonra boynuna bir ip takıp sokaklarda kan içinde yarı çıplak cesedini sürüklemeleri aklımdan çıkmıyor. Şili darbesi sonrası sokakta kurşunlanan gencin imajı belleğimden silinmiyor. Sanat her bakımdan iyi bir ifade aracıdır benim için. Hiçbir sanatsal değeri, öğeyi, plastik tasayı göz ardı etmeden basitliğe değil, yalınlığı ve özgünlüğü koruyarak, biçimsel değerlere boğmadan özü yakalayarak en sarsıcı olanı ifade ederek, örgümü yüzeyin derinliklerinden çıkarıp bilgi ve deneyimlerim ışığında çözümlemeye çalışıyorum. Başarabiliyor muyum? Bunu zaman, süreç, toplumsal ve kültürel değer yargıları oluştuğunda cevabını bulacaktır. Teşekkür ederim sayın İhtiyar bu fırsatı verdiğiniz için.