Yiğit İhtiyar: “Tohum” fikri eserlerinizin ve serginizin temasını oluşturuyor. Anaksagoros’dan alıntıladığınız “varlığın temel kökleri” kalıbını eserlerinizde ve eserlerinizin oluşum sürecinde nasıl bir yere koyuyorsunuz?

Gülten İmamoğlu: Bu serginin çok evveliyatı var aslında.  Evrenin yasalarını araştırarak bizi aydınlatan ve yaşam kalitemizi arttırmak için çok değerli çabalar gösteren bilim insanları var. Bunların söylediği her söz evren yasalarında ayet etkisi yaratarak bizim varoluş sırlarımızı aydınlatmaktadır. Biz sanatçılar da bu keşifleri yakından takipteyiz. Örneğin atomun parçalanması önemli bir dönüm noktası ve keşiftir; Picasso’nun sanatını çok etkilemiştir. Atomu parçalayıp insanlığın hizmetine sunan bilim insanlarımız her geçen gün bu buluşların sınırlarını daha da genişletmektedir. Bu iyilik ve insanlık penceresi. Bir de bunun arka yüzü var. İkinci dünya savaşında insanlığa hizmet için çalışan bilimin insanlığın yok edilişinde nasıl alet edildiğini biliyoruz. Bu birçok filme de konu olmuştur. Ayrıca Hiroşima insanlık ayıbı olarak tarihte yerini aldı. Sergimin manifestosunda da dediğim gibi; evrendeki tüm varlıklar tohum adı verilen bir çekirdekten meydana gelir. İnsanlar, hayvanlar hatta tüm bitkiler, içinde varoluşun şifrelerini barındıran bu tohum sayesinde soylarını devam ettirirler. Her canlının tohumunda diğerine benzemeyen tanrısal bir yazılım söz konusudur. Anaksagaros’un da dediği gibi “varlığın temel kökleri”, yani evrenin varoluş temelinin özü tohumda gizlidir. Tüm ilahi kitaplarda da tohumun kutsallığının altı çizilmektedir. Ancak insanoğlu öyle bir yola girmiştir ki tüm evrene hâkim olmaya çalışıp evrenin yasalarını kendi istekleri doğrultusunda değiştirerek gücü elinde bulundurmayı arzulamaktadır. Genetiği Değiştirilen Organizmalar (GDO) bu Tanrısal yazılımın sınırlarını sistematik olarak değiştirmektedir. Sanatçı son dönem işleriyle bu değişimlerin insan ırkı üzerinde yaratacağı tahribata dikkat çekmektedir.  Bu bağlamda “varoluşun şifreleriyle oynamak yok oluşa hazırlık mıdır?” gerçeğini plastik bir dille tartışıyorum.

Gülten İmamoğlu - Tohum Tenimde, 193x206cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2018
Gülten İmamoğlu – Tohum Tenimde, 193x206cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2018

Yüksek lisansınızı yaparken yerel bir çıkış noktası seçmişsiniz. Şimdi ise evrensel bir bakışla oldukça evrensel ve tüm kaideler üzerinde geçerli bir konuya değindiniz. O günlerden bu zamana neler değişti?

Yüksek Lisansımı Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yaptım ve sanat ile halk arasındaki ilişkiye odaklanan daha sosyolojik bir çalışmaya yöneldim. Hep soruluyor ya sanat sanat için mi toplum için mi diye; daha yolun başında genç bir sanat eğitimcisi iken, sanat ile halk arasındaki mesafeyi ve ilişkiyi bilimsel yollarla tespit etmek istedim. Çünkü Samsun küçük bir Türkiye örneklemini teşkil ediyordu. Sanat eğitimcisi yetiştiren biri olarak bu mesafeyi kapatmak için durumu tespit etmenin gereğine inanıyordum. Zira Anadolu’da toplumu sanatla buluşturan sanatçı gençleri yönlendiren en önemli kitle sanat eğitimcileridir. Tüm bu çalışmalar bana ışık tuttu ve o günlerden bugüne kadar pek çok uluslararası sanat fuarlarına yurtdışı sergilerine katılarak bizim eksiklerimizi farklılıklarımızı keşfettim. Yereli bilmeden evrensele ulaşamayacağımızı gördüm. Ayrıca sanatın dili evrensel bir dildir ve yerel olana evrensel bir bakış koymak zorundasınız ya da yereli evrenselleştirdiğinizde tüm kitlelere ulaşabileceğimizi gördüm. Sanat zamansız ve yurtsuz bir olgudur. Her dönemde yeniden okunur ve tüm insanlık için geçerli kuralları vardır.

Bir sanatçı ve akademisyen olarak ülkemizdeki sanat eğitimi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Evet, sadece sanatçı değil aynı zamanda sanat eğitimcisiyim. Bu bana ve gençlere çok şey kattı diyebilirim. Sanat eğitimcisi olunca eğitim verdiğim gençlerin varacakları noktaları daha net görebiliyorum. Sanatın hangi noktasında yer alabileceklerini görüp onları doğru yönlendirebiliyorum. Eğitimcinin vazifesi keşfetmek, keşfettirmek, yönlendirmektir aslında.  Ülkemizde sanat eğitimi veren kurum sayısı neredeyse 95 fakülteye ulaşmış durumda. Bu fakültelerden mezun olan gençler; sanat eğitimcisi, akademisyen, piyasada serbest grafiker vb. pozisyonlarda çalışmaktalar. Nadiren de olsa sanatçı mezun ediyoruz. Anadolu’da çok yetenekli gençler var ve bunlar imkân bulursa marka üniversitelere gidiyor. Doğal olarak da öğrenci kalitesi üniversite kalitesinde de belirleyici oluyor. Anadolu’da sanatçı olmak, sanat eğitimcisi olmak ve de sanat eğitimi alan öğrenci olmak halen çok zor. Zira tamamen görsel destekli yani müzelerde sanat galerilerinde yani sahada işlenmesi gereken pek çok ders eğitimcinin bilgi ve becerileri doğrultusunda sınıfa hapsoluyor. Üstün yetenekli öğrenciyi İstanbul ortamına koyup sadece müze ve galeri gezdirseniz biraz da destekleyip doğru yönlendirseniz bu çocuklar sanatçı olabilir ki. Ama sadece yeteneği olan öğrenciye sanat adına doğru hiçbir örnek göstermezseniz ya da yanlış bir eğitim verirseniz zanaatkâr olur veya yolunu kaybedebilir. Hayatında hiç nitelikli sergi görmemiş, sanat fuarlarına gitmemiş, müze gezmemiş öğrencilerimiz var. Son yıllarda sanat fuarları arttı ama çocukların olanakları bu fuarları gezmeye yetmiyor. Üniversiteler ise ancak fakülte dekanları isterse kısıtlı sayıda öğrenciyi bu etkinliklere götürebiliyor. Özgür sanat halen yok. Dediğim gibi 95 fakülteye ulaşıldı ancak hayat damarlarımızda biri halen kesik. Zira Anadolu’da sanatın izleyicisi, üreteni, sanatseveri, öğrencisi, eğitimcisi halen sahipsiz.

Periferideki sanat eğitiminin -sizin de geçmişte yaptığınız gibi- yerel olanla ilintili olduğunu gözlemleyebiliyor musunuz?

Öğrenim her insanın doğal hakkıdır. Eğitim de öğrenime paralel gelişir. Sanatta hep eğitimden bahsederiz zira zanaat öğrenilir sanat doğuştan vardır ve eğitilebilir. Sanatın içinde zanaat de vardır. Kendi eserini yapabilme yetisi sanatçıyı aynı zamanda üstün bir zanaatkar kılar. Her çağda da sanat usta çırak ilişkisiyle ilerlemiştir. Sanat eğitimi periferide eğitimci merkezlidir. Gençlerin beslendiği tek ortam yaşadıkları çevredir. Yaşadıkları coğrafya ve kültür bireyi ve sanata bakışını şekillendirir. Siz Viyana’da yaşarsanız başka olursunuz Kars’ta yaşarsanız başka. Sizi siz yapan değerler, birikimleriniz yaşantılarınızın toplamıdır. Yozgat’ta yaşayan gençten Londralı gibi davranıp sanat yaratmasını bekleyemezsiniz. Ancak aldığı eğitimin üzerine dünyayı ne kadar çok gezip bilgi görgüsünü arttırırsa evrensel bakış açısı da o kadar çok gelişebilir. Bu da ciddi bir süreç gerektirir. Periferide sanat eğitim alıp buradan dünyaya açılmayan kişiler akademisyen de olsa sanatçı da olsa yerel kalıyor. Sanat yapmanın en önemli koşulu yereli evrenselleştirebilmektir. O zaman zanaat olmaktan, yerel olmaktan sıyrılıp kabul görebiliyor. İstanbul’da yaşayıp sanat eğitimi alan gençlerin en büyük şansları dünyanın en önemli şehirlerinde ve kadim bir kültürün kucağında olmalarıdır. Bu orada yaşayan herkesi yetenekli yapmaz ama farkındalık kazandırır. Yetenekle doğru çevre sürekli olmasa da sık sık buluşmak zorunda.

Anadolu’da yaşayan ve sanat eğitimi almak isteyen gençler elbette var hep de olacak. Metropollerde yaşayan sanatçıların çoğu Anadolu kökenlidir de. Geçmişte örneklerini de gördüğümüz gibi sanatçıların aldıkları eğitim sanat eğitimi ise bu alanda ilerlemek ve kariyer yapmak isteyen yeteneği olan her bireyin hakkıdır. Bu kişinin periferide ya da metropollerde yaşadığı durumuna bakmaz. Ancak yadsınamayacak bir gerçek var ki eğitim sadece üniversite demek değildir.

2016 yılında Bereket/Braha adlı serginizi gerçekleştirmiştiniz, bu serginizle herhangi bir tematik bağı mevcut mu? Devam niteliğinde olduğu söylenebilir mi?

Çok doğru tespit… 2016 da GaleriFE gerçekleştirdiğim Bereket ve 2019 da Ziraat Bankası Tünel Sanat Galerisindeki Tohum sergim birbirinin devamı niteliğinde. Temelde hayata dair sorunsalım varoluş aslında. Bunu da pek çok sergimde zamanla ilişkilendirerek ele aldım. Çünkü ikisi arasında güçlü bir bağ var. “Zaman” evrendeki sonsuz döngüyü yöneten en güçlü aktör diyebiliriz. Doğada mucizevi bir denge var ve yeryüzünde yaşayan her tür, kendi soyunu en iyi şekilde yayarak çoğalmayı sürdürüyor. Victor Hugo’nun da dediği gibi “Hepimizin bir annesi vardır, o da toprak.” Bereket doğanın içinde yüklü zaten, yeter ki doğanın dilini doğru okuyalım.  Bereket bizim coğrafyamızda çoğaltıma gönderme yapan iyi temenni yüklü bir söylemdir ve her kültürde yeri vardır. Bereket de tohumla başlar. Berekette doğanın kendi iç dengelerini mucizevi bir şekilde koruduğuna, “tohum”da ise bu dengelerin insan hırsları yüzünden bozulma riskine dikkat çektim.

Birden fazla üretim merkezinde çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Evrensel formlar, biçimler ve yapılar tercih etseniz de sanatın tüm bu merkezlerde buluştuğu ortak nokta nedir? Ortak bir nokta mevcut mu?

İstanbul, Washington ve Samsun… Sanatımda ve hayatımda belirleyici üç merkez… Tüm bu merkezler farklı olsa da sanatın öznesi yani sanatçısı aynı. Evren gizli bir titreşim yayar ve bu titreşim yerkürenin her noktasında farklı hissedilir. Resim yaptığım mekânın enerjisi ve titreşimi de beni çok etkiliyor. Özde insan merkezli de çalıştığım halde mekânın enerjisi eserlerin biçimlerine ve renklere yansıyor diyebilirim.

Yaklaşık 30 senedir akademisyen ve sanatçı kimliğinizi bir arada sürdürüyorsunuz. Sanat anlayışınız, eserleriniz ve üretim aşamalarınızın öğrencileriniz üzerindeki etkisi hakkında neler düşünüyorsunuz? Öğrencilerinizi etkilememeye çabalıyor musunuz?

1987 yılında üniversiteye girdiğim tarihi milat alırsak bu yıl otuz ikinci yılımdayım. Tabi sanat yolculuğum çok daha eski tarihli. Akademik kariyer yaparken gençleri çok sevdiğimi fark ettim. Onların hayatlarına dokunmak sanat yönelimlerine tanıklık etmek gerçekten özel bir durum. Sanat eğitimi süreçlerinde katı bir kuralım vardır bunu çoğu öğrenci de bilir. Parmak izlerimizdeki farklılık gibi doğayı algılayışları da farklıdır. O yüzden hiç kimsenin resmi üslup olarak ötekine benzeyemez, hocalarına hiç benzeyemez. Yine de bu kuralı her zaman işletemeyebiliyoruz. Benden etkilenecekleri tek husus sınırsız çalışma azmi olmalıdır. Çoğu üniversitede bazı eğitimciler tarafından bu yanlışa düşüldüğünü görmekteyiz. Üretim aşamalarımı sergilerimi yakından takip eden gençler var bu bile eğitimlerinin bir parçası aslında.

Geleceğe yönelik bizi bekleyen sergileriniz var mı? Planlarınız neler?

Elbette var. Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. yılı olması sebebiyle bu sene için 2018’den beri hazırlamaktayım. Biri yurtdışı olmak üzere üç kişisel sergi plânlamıştım. Bunun ikisini sanatseverlerin yoğun ilgisi ile açtık. 3. Sergimi ile Singapur’da Türk Konsolosluğu’nun da destekleriyle 11 Haziran’da açıyoruz. Akabinde de Bodrum Kempinski otelde tüm yaz boyu izlenebilecek bir sergimiz olacak. Bu arada yurtdışı sanat fuarları ve Contemporary İstanbul da etkinlik takvimimizde yer alıyor. Ayrıca Art Miami için de teklif aldım ancak henüz karar vermedim.

Sanatçılık nereden geliyor? Ailede sanat yapan var mıydı yoksa çocukken yeteneğiniz olduğu mu fark edildi?

Öncelikle binlerce yıllık kültürlerin harmanlandığı Anadolu’da doğmanın ve bu çoklu kültür ile yoğrulmanın bana kattığı değerleri vurgulamak istiyorum. Çünkü yaşadığı coğrafya insanın ruhuna siniyor…  Çocukluğuma dair hatırladığım en sağlam veri çok iyi bir gözlemci olduğum. Doğada çok uzun vakit geçirir, her fırsatta resim yapar, çamurdan değişik hayvan, eşya heykelcikleri yapıp onları pişirmeye çalışırdım. Bitkiler, farklı dokular, anatomik yapılar, renkler çok cezbederdi beni. Annem de oldukça yetenekli ve bilinçli bir insandır; bu yeteneği sayesinde de bana kendimi keşfettiren insandır. Ama kendisi sanatla var olma şansını bulamamıştır. Ben daha altı ya da yedi yaşlarında iken abim ile beni en güzel resmi yapma yarışına sokardı. Ailedeki tek sanat öyküsü rahmetli dayımın 1960’lı yıllarda Yunus Esirkuş’un öğrencisi olması ve o yıllarda kazandığı Türkiye birinciliği, ama aileden destek görmediği için devam ettirememiş.  Gerçek manada sanat yeteneğimin keşfi ortaokul birinci sınıftaki resim öğretmenim sayesinde olmuştur.

Resimlerinizdeki plastik değerler dışında içinize döndüğünüzde eserleriniz ne kadar sizinle örtüşüyor. Ne kadar sizin dışınızda olanla birleşiyor?

Biçim-içerik ilintisi bir sanat eserinin oluşumunda ana koşuldur. Her sanat eserinin bir düşünsel birde teknik boyutu vardır. Düşünsel alt yapı boyutunu yani içeriği ne kadar farklı ve özel bir biçimde sunabiliyorsanız o kadar başarılı olmuşsunuz demektir. İçeriksiz biçim dekor olmaktan öteye gidemez.  Sanat bir fikirdir, bir yaklaşımdır, bir süreçtir. Göreceli bir kavramdır. Sanatçının toplumsal ve ruhsal varlığının karmaşık bütünlüğü eserin içeriğine yön verir. Bir sanat yapıtında konu ve içerik arasındaki örtüşme eserin tözel boyutuyla ilgilidir. Biçim diliniz, içeriğiniz ve konunuz birbirini tamamlıyor ise başarılı sayılmışsınız demektir. Biçim-içerik ilişkisindeki ustalık sanatsal gelişmeye koşuldur. Biçimsel oluşumda sanatçını ulusal kimliği, içeriksel oluşumda da düşünsel kimliğini görebilirsiniz.  Her şeye rağmen İç’in tümüyle anlatılamayacağını her yeni üretimle yeni bir anlatım denemesine gidildiğini söyleyebiliriz. Zaten Umberto Eco’nunda dediği gibi her sanat eseri açık bir yapıttır. Her tin’de ayrı bir yaşantı oluşturur.

Yurt Dışı deneyim ve gözlemlerinize dayanarak, Üniversite okuyan öğrencilere tavsiyeleriniz var mı?

Başarının tesadüfi bir şey olmadığını söylemek istiyorum. Başarıya giden yol öncelikle yeteneklerinize uygun bir meslek seçmek, çok çalışmak asla pes etmemek. İçindeki öğrenmeye aç öğrenci ruhu yitirmemek. Yurtdışında başarı kriterleri daha objektif. Altın kural çalışmaktan ve yaptığınız işin kalitesinden ödün vermemek gerekiyor.