Gülten İmamoğlu’nun son yapıtları “Tohum” ismiyle iki dizi olarak izleyiciyle buluştu. Sanatçının yapıtları “uzay, zaman ve hareket”in içinde varlık bulan tüm evrenin karşısında hayrete düşüşün iz düşümü gibi… 

İnsan, doğum ve ölüm arasında sınırlı bir zamanın sunulduğu bir varlık olduğunu bilerek yaşamaktadır. Zaman tüm kültürlerde insanın temel var oluş problemlerinden biri olarak yer bulmuştur. Çok Tanrılı ya da tek Tanrılı tüm inanış biçimlerinde karşımıza çıkan zaman; sanat, felsefe ve bilimin de temel konularından biri olmuştur.

İnsan zamanı ya inkâr etmiş ya da kabul etmiştir. Mitolojide evrenin yaratılmasıyla birlikte anılan zaman, MÖ IV. yüzyılda şüpheciler tarafından inkâr edildi. Şüpheciler, zaman hakkındaki bilgimizin paradoksal olduğunu ileri sürdü. Leibniz ve Kant gibi düşünürlerse zamanın insan bilincinin ürünü olduğunu düşündüler. Oysa doğa bilimcilerden Römer ve Newton; insan bilincinin dışında, insandan bağımsız bir zaman kavramından söz etmekteydi. Einstein ise zamanın insandan bağımsız olamayacağını söyleyerek onun göreliliğini matematiksel olarak ortaya koymayı başardı. 

Tüm insan faaliyetlerinin altında yatan şeyin ölüm düşüncesi olduğu söylenebilir. Sonlu olduğunu bilen insanın, sonsuz zaman karşısındaki çaresizliği ortadadır. Heidegger’in de belirttiği gibi insan bu bilgiyi “unutmak” için yüzünü gündelik faaliyetlere çevirse de zaman insanın yaşamının tam da merkezindedir. 

Gülten İmamoğlu - Mutasyon, 136x175cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2018
Gülten İmamoğlu – Mutasyon, 136x175cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2018

İmamoğlu, “unutma” değil bir tür “hatırlama tercihi” içindedir. Sanatçı yarattığı evrenini saydam ve hareket halindeki biçimlerle kurmuştur. İmamoğlu; biçimlerindeki bu saydamlığı, hayli akışkan hâle getirdiği boya ile ortaya koymakta. İstenen etkinin sağlanabilmesi için akışkanlığı artırılan boyanın hız-hareket potansiyeli genişlemekte. Bu özellikte bir boyadan geriye rastlantısal izlerin kalması beklenebilir. Oysa İmamoğlu, hızı artmış olan malzemeye hükmetme konusunda mahir görünmekte. Sanatçının izleyiciye kapılarını araladığı bu evren, büyük ölçüde hıza ve dolayısıyla zamana hükmetme arzusuyla yaratılmış. Sanatçı dilediğinde boyanın hareketini durdurup dilediğinde hızlandırarak zamanla öznel bir ilişkiyi kendi lehine geliştirmiş görünmekte. 

İmamoğlu’nun bu arzusu yapıtlarda, sürekli ertelenen şimdiyi yakalama girişimi olarak yansımakta. Sanatçının geçmiş ve gelecek içinde salınan anlak sarkacının her bir salınımının uzay-zamanını bir zar gibi gördüğü izlenimi oluşmakta. 

Söz konusu zarları sıyırarak geçirgen katmanlara dönüştüren sanatçı, insana ve evrene dair tüm soruların yanıtını bu katmanlar arasında irdelemektedir. İmamoğlu’nun söz konusu yaklaşımıyla, bu saydam ve arı biçim katmanları ışığın içinde titreşerek varlık sahasına girmektedir. Bu biçimler geçmişte, henüz insanın kendini evrenden ayrı görmediği zamanların bütüncül armonisini sürekli ertelenen şimdiye taşımaktadır. Belki de bu nedenle sanatçının eserlerindeki anlamın insanın anlama yetisine kendini tamamen açması da ertelenmeye yazgılıdır. Bilinmeyen bir dilde söylenen bir şarkının niyetinin sezilmesi gibi sezilen; ancak kendini açık seçik ele vermeyen imgeler evrenin sırrını içinde taşıyan yapıtlar tohumlar gibidir. Sanatçının kendi deyimiyle bu “Mikro kozmostan makro kozmosa sonsuz bir devinim ve titreşim içinde olan evrenin yansıması”dır. Yumuşak ve birbiri içinde eriyen, renk geçişleriyle konumlandırılan şeffaf biçimler; ışık ve yapıtın uzayı içinde titreşmektedir.  Buradan yansıyan en önemli unsurlardan biri hiç şüphesiz ki ahenktir. Sanatçı bu ahengi, biçimler arasında hiyerarşik bir düzen oluşturmaktan kaçınarak sağlamış görünmektedir. Böylece rekabetin kaçınılmaz sonucu olan bir gerilimden sakınılmıştır. Yatay olarak konumlandırılan her biçim, içinde bulunduğumuz ve dikey olarak kurulmuş endüstri toplumunun gerilimli ve huzursuz ruhundan kendini korumaktadır.

Sanatçının son yapıtlarının “Tohum” adı altında bir araya getirildiği belirtilmişti. Bu yapıtlarla sanatçı GDO’lu tohumların yarattığı tahribata dikkat çekmekte, tüketim nesnesine dönüştürülmüş dünyanın geleceği ile ilgili sorunsalı kendi evreni içinde sorgulamaktadır. Sanatçı, çağın “Yeşil Bilim İnsanları”nın da dikkat çekmeye çalıştığı çözüm arama, öneri sunma gayreti içerisinde olduğu bir gerçekliği ele almaktadır.  

BM’nin Ekosistem ve Biyoçeşitlilik Platformu (IPPES) 50 ülkeden 145 araştırmacının katkı sunduğu bir araştırmanın raporunu 6 ay önce yayımladı. Buna göre küresel ısınma, doğal kaynakların aşırı kullanımı ve çevre kirliliği nedeniyle gezegenimiz üzerinde bulunan 8 milyon türden 1 milyonunun yok olması beklenmektedir. Bu yıkıcı etkilerden kaçınmak için kalan süreninse 12 yıldan daha az olduğu vurgulanmaktadır. Pablo Servigne’nin icadı olan “kollapseoloji” terimiyle anılan “çöküş” tehdidi geniş kitlelerce kötücül, distopik bir düşünce olarak karşılanmaktadır. Endüstriyel toplumun dev şirketleri sorunu görmezden gelirken, devletlerse bu sona inanmakta güçlük çekmektedir. Geçen yaz, aynı zamanda çevre aktivisti olarak bilinen Fransız Çevre Bakanı Nicolas Hulot bir radyo canlı yayınında büyük bir hayal kırıklığı ve göz yaşlarıyla istifasını açıklamıştır.

Gülten İmamoğlu - Mutasyon Arı, 136x175cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2019
Gülten İmamoğlu – Mutasyon Arı, 136x175cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2019

Çağın kibirli insanı, kendini gezegenin bütününden ayırarak gezegeni ötekileştiren atalarının yaptığı hatadan geri dönme konusunda pek de istekli görünmemekte. 

Kollapseolojinin dikkat çektiği sorunlarla yüzleşemeyen insan gezegene, dolayısıyla kendiyle birlikte tüm gezegenin çöküşü gerçeğine gözlerini kapamaktadır. Kollapseoloji bir krizden değil önlenebilir bir çöküşten söz etmektedir. Servigne yasın tüm aşamaları olan üzüntü, öfke ve kabulle söz konusu gerçeği görmeyi önermektedir. Bu gerçek karşısında ne iyimser ne de kötümser bir tavır sergilenmelidir. Çünkü her ikisi de çözümün önünde tuzaklar oluşturma riskini taşımaktadır. Kısaca değinmek gerekirse Servigne ve diğer düşünür-bilim insanları endüstriyel toplumun dikey, rekabet ve bencilliği besleyen yapılanmanın terkini; yatay, insanlar ve diğer türler arasında yardımlaşma temelinde; tüm türler için adil olabilecek bir yaşamı önermektedir. 

İmamoğlu’nun yatay olarak konumlandırılmış; titreşen, şeffaf, ahenkli biçimleri yapıtın zaman katmanları içinde varlığını sürdürürken “Tohum” kelimesinde somutlaşan sorunlara çözüm önermekte. “Tohum” zamanın ruhunun (zeithgeist) bir parçası olan ruhlardan, zamanın sorunlarına yüz çeviremeyen bir ruhun evrensel kaygılarını kendi diliyle ifadesidir.