Yaşadığımız günlerin yoğunluğunu anlatmaya gerek yok. Bizi ilgilendiren yönüyle sanata egemen anlayışları değerlendirmenin ne gibi sonuçlara ulaşacağı kimi belirsizlikler içeriyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu sorun sanıldığı gibi o denli yeni değil. Her dönemin kendine özgü sorunları bulunduğu bilinir. 

Böylesi bir yorumun dayanağı olmaz olur mu?

Dünyanın içinde bulunduğu her koşulun bunda etkisini kabullenmek zorundayız. İki büyük paylaşım savaşının yıkıntıları üzerinde yükselen teknolojik devrimin insanlığa armağanı, giderek büyüyen toplumda yalnızlaşan bireyin çelişkisi olmuştur.

Bu arada, mutlak bir yalnızlaşma sorunundan söz edilebilir mi?

Görünürde kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması nedeniyle uzaklıklar ortadan kalkarak sanal yakınlaşmaların başladığı değişmez bir gerçek artık. Ama bireyin kendi fiziksel ortamıyla bağlarının zayıfladığı olgusunu da gözden uzak tutmamalı. Sözün burasında Ortega y Gasset’ye kulak vermenin tam zamanı:

Cumhuriyet Gazetesi, 27 Kasım 1993
Cumhuriyet Gazetesi, 27 Kasım 1993

“En yeni kuşak insanının gözünde, sonuçları açısından, sanat önemsiz bir şey. Şimdi bu tümceyi bir kez yazmış bulundum ya, ondan türeyebilecek birbirinden ayrı sayısız anlamı fark ettikçe içime korku giriyor. Çünkü sorun, sanatın bugünün insanına dünün insanına olduğundan daha az önemli ya da hiç önemsiz görünmesi değil; sanatçının kendisi sanatını önemsiz bir çabaymış gibi görüyor.”(1)

Şöyle bir şeyler söylenebileceğini düşünmemek olanaksız: Düşünürün, yaşadığı dönemin koşulları gereği böylesine umutsuz ve kötümserliğe kapılması son derece doğal. Çünkü bilincimizi oluşturan etkenlerin çoğu, içinde yer aldığımız toplumun koşullarıdır. Bu bağlamda Avrupa anakarasının içine düştüğü çılgınlık süreçlerinin bireyi etkilememesi düşünülemez. Ama ortada olan bir gerçek var ki, sanat akımlarındaki sınırsız parçalanmayı adı geçen sürece dayandırmadan sağlıklı bir değerlendirme yapmak yanlış olacaktır. Özellikle 1980 sonrası uygulanan ekonomik programların eşliğinde kültür ve sanatın dışlanmaya çalışılması, -yeniden başa dönersek- Ortega’yı onaylayan bir durum yaratmıştır. Ancak sanatın özünü oluşturacak birçok değerin, değinilen zamana kadar, çoktan sağlam temeller üzerinde yükseldiği açık. Onca kurumlaşmış değerler sisteminin giderek dağılmasını yaşananlara bağlamak gerekiyor bugün. Bir de, toplumların yapısıyla ilintili bir gerçek olduğunu unutmamaya.

Geçerken, gözden kaçırılmaması zorunlu bir noktaya değinelim.

Öncelikle bilinmesi gereken şey, kimi değer yargılarının evrenselliğidir. Sanatın önemsizliği vurgusu tümüyle tersinden göndermelerle yüklü bir anlatım. Bu konunun tartışılmazlığını bir yana bırakıp başka bir açıdan görmeye çalıştığımızda ise durum değişiyor. Gerçekten de bugünkü ortamda sanatın çokça önemsizleştiği bilinmez mi? Üzücü bir durum.

Kamusal anlamda olduğu denli, eğitimsiz bırakılan toplumun sahip olduğu değerler sisteminin çürümüşlüğü açısından sanat önem sıralamasında oldukça gerilere düşmüştür. Elbette bu, sanatın öyle olduğu anlamını taşımıyor. Ama toplumsal bakış yönünden ya da çoğunluğa göre böylesi bir yargının baskınlığı görmezden gelinemez. Şimdi, birilerinin kalkıp söz konusu yargıya karşı çıkar gibi tepki verecekleri bilinmez değil. Toplumsal değerlendirme sistemi içinde sanatın yerini bulmak için zorlanmaya hiç gerek yok.  Kamu kurumları için kimi özel durumlar dışında devlet-sanat ilişkisi sıfıra yaklaşmış sayılır. Gerekçeye bakıldığında hep aynı sözler çıkar karşımıza: Parasal kaynakların yokluğu. Bu, bir gerçekliğin dışavurumudur. Öylesi endişelerden uzak yaklaşımlarla kotarılan bütçelerde elbette sanat payı olmaz. Sanat ve estetik eğitiminin dışlandığı toplumda oluşan değerler sisteminde ne hedeflenmişse o çıkacaktır ortaya. Kısacası biz, kentsoylu (burjuva) sınıfı olmayan bir kalabalığız günümüzde. Kalabalık nitelemesi boşuna söylenmiyor. Her yere çok katlı binalar, alabildiğine gösterişli yapılar dikiliyor ama ülkenin resim heykel müzeleri kapalı. Büyüdüğümüz konusunda yetkililer ısrarlı.

Öyle bir ülke düşünün ki eğitimsizlikle eğitilen bir toplumda düşüncenin yeri yoktur. Oysa sanat aracılığıyla düşünme yollarının çeşitlendirilmesi daha yaşanılır ve daha çağdaş bir toplum olmanın kapılarını açacaktır.

Değinilen yönlerden bakıldığında sanatın iki yönü öne çıkıyor. İlki, kendi içinde yer alan estetik kurallar ve ölçütlerdir. Bu açıdan sorun, yalnızca sanatçının yapıtıyla hesaplaşma sürecidir. Öteki yön toplum içine çıkmasıyla başlayan zaman aralığını kapsar.  İşte bizim sorunumuz bu noktada başlıyor. Yapıtla karşı karşıya gelenlerin vereceği tepki sanatın toplumsal boyutunu vurgular. Kuşkusuz yapıt orada duruyor. Onun değişmezliği, üzerinde barındırdığı anlamlar bütünü, kullanılan dil aracılığıyla izleyicisine ulaşmaya çalışır.

Biraz karmaşık gibi görünse de kendiliğinden gelişen bir süreç var.  Düşünce sistemini hazır kalıplar üzerine yerleştirenlerin anlamayacağı bir durum. Çünkü yaratıcılık olgusunun çevresine yayılan aydınlanmacı hava statükocu yönetimler için en büyük tehlikeyi oluşturur. Tarihin her döneminde karşılaşılan gerçeklik bu ne yazık ki… Hele de bizim gibi kültürel gelişimini tamamlamamış toplumlar açısından daha büyük tehlike. Nedenleri belli.  Kendilerini sınırladıkları dar kalıplar içerisinden dünyaya bakarak yaratıcılığın zengin evrenini anlamalarını beklemek boşuna çaba. O nedenle galerilerde resim yasaklamak, heykel yok etmek, yapılarda belli biçimleri zorlamak, kitap yasaklamak gibi onlarca eylem bu tür yönetimlerin sıradan girişimidir. Sonra da dönüp eğitimsiz bıraktıkları kalabalıklara yasaklamanın gerekçesi olarak “genel ahlak” gibi nereye uzanacağı belli olmayan kavramları aktarırlar. Bilinen örnek ama yeri geldiği için yine dönüp bakmakta yarar var. 1980 sonrasının egemeni Kenan Evren’in resim yasaklaması uluslararası skandal yaratmıştı. İşin dış boyutunun bu tip adamları pek bağlamadığını söyleyelim. Varsa yoksa içeride kendi yandaşlarının alkışlarıdır.  Aynı kişinin, elinden gücü gidince bu kez kendi sanatçılığını(!) anımsaması gazete sayfalarına düşecekti.  Bu olaydaki asıl önemli olan yön böylesi amatör birisinin yaptığı at resimlerine Aksanat’ın kapılarını açmasıydı. Sonuçta bir grup sanatçı kurumun davranışını protesto anlamında “Atsanat” sergisiyle çıkış yaptı. (Cumhuriyet 27.11.1993)

İlerleyen zaman içinde bir başka egemenin heykel parçalamasının da anlamı buydu.

Bunlar ve benzeri olaylar gelişmişlik sürecini henüz tamamlayamamış bizim gibi bir toplumda Ortega’nın vurguladığı noktayı destekler bir görünümün ortaya çıkmasına yardım ediyor. Kalabalıklar için sanat, yakılıp yıkılmasında, yasaklanmasında sakınca görülmeyen basit birer nesneden başkası olmayan şeyler konumuna itiliyor. Kısacası sanatın anlamı üzerinden politika yapılıyor. Bunu önlemenin yolu doğallıkla yeni örgütlenme biçimlerinin varlığını kuvvetlendirmekten geçer. Yeni sürecin yarattığı en büyük kolaylık, dünyanın farklı yerlerindeki değişik sanat anlayışları arasında bilinirlik oranının artırılmasında yatıyor.

Hızla yayılan bilgi akışının etkilenmeleri daha güncel kıldığı gerçeği unutulmasın. Bilgiyi yaratma eylemiyle birlikte harmanlayıp kapalı alandan çıkmak zorundayız.

(1) Ortega y Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan, Metis Seçkileri, İstanbul, 1998, s.: 175