Günümüz resim çalışmalarının çoğunda, içerik kısmen göz ardı edilerek ya da bütünüyle yok sayılarak biçimsel yapıya ağırlık verilmiştir. Bu durumun resim sanatını kısır döngüye soktuğu ve aynılaştırarak gelişimini ve ilerlemesini engellediği, kendini tekrar etmeye başladığı göz önüne alınarak çözüm yolu bulma zorunluluğu ciddiyetle düşünülmelidir.

Resim, doğal yapısı gereği göstergebilimin alanına da girmektedir. Gösterge, kendi haricinde başka şeyi ya da şeyleri temsil etmektedir. Bu sebeple temsili olduğu/olacağı şeyin yerini alabilecek özelliktedir, bu göstergenin; biçim, olgu, nesne şeklinde tanımı yapılmaktadır. Toplumsal ve bireysel iletişimi sağlayan diller gösterge birimlerinin birbirleri arasında kurduğu bağdan oluşmaktadır. Birbirlerinden ayrılamayan iki düzlem içermesi dilsel göstergenin temel özelliğini oluşturmaktadır. Bunun bir yanı ses (veya sesler bütünü)’i oluştururken diğer yanı kavramı oluşturmaktadır. Dilbiliminde sesler bütünü göstereni, kavram ise gösterileni tanımlar. Görüldüğü üzere dünya üzerinde kullanılan dillerde dahi birbirlerinden ayrılamayacak birbirlerine bağlı yapılar mevcuttur. Resimdeki içerik ve biçimin rolü gibi.

Eytişimsel(diyalektik) özdekçi düşünce sistemi, “içerik (öz) ve biçim”’ i birbirinden farklı fakat birbirinden ayrılamaz iki parça olarak tanımlamış; birbirlerinden ayrılamayan bu iki yan, metafizik anlayışta ayrılmış ve karşıtlaştırılmıştır.

Hançerlioğlu şöyle söylemektedir;

Metafizik ve idealist felsefe, eytişimsel özdekçi felsefenin tam tersine, biçimi temel belirleyici sayar ve bu yüzden birçok yanılgıya düşer. Metafizik ve idealist biçimcilik, bu gerçeği ya büsbütün yadsır ya da biçimin rolünü abartır ve içerikle biçimin ilişkisini gizemselleştirir.

Günümüz resim çalışmalarının birçoğunda eytişimsel düşünce sistemi yerine metafizik anlayış hâkim olmuştur. Bu anlayış hızla artan soyut resim çalışmalarıyla devinimini sürdürmektedir. Resim, doğal olarak ilk önce biçimi ile algılanmaktadır. Sonrasında bu biçim izleyiciyi ışık, ön-arka ilişkisi, obje, figür, denge, boşluk-doluluk, kompozisyon gibi plastik unsurları değerlendirerek içeriğine yönlendirir. Bu noktadan hareketle, sanatçının teorik/kavramsal altyapısını kullanarak estetik bir tavır üzerine inşa ettiği eserin konusu ve eserinde vermek istediği düşünce ortaya çıkmakta ve izleyicisinin içeriğine (özüne) ulaşılabilmesini sağlamaktadır.

İçerik ve biçimin bu farklı fakat kopmaz bağını soyut resimle örnekleyebiliriz; elbette bu durumda soyutlama ve soyut resim birbirlerinden ayrı bir şekilde ele alınmalıdır. Soyutlama, somut resmin figüratif resmin anlattığından daha fazlasını, biraz sonrasını ya da olayın biraz öncesini ama olayın bütününü anlatmaktadır. Soyutlama bir şey anlatır. Bir şeyin soyutlanmasıdır ve rastgele yapılmış uydurma değildir; bir olayın bir nesnenin bir ilişkinin soyutlanmasından çıkan sonuçtur. Kendi başına soyut diye bir şey bulunmamaktadır. Soyut resim, soyutlamanın belli düşünce yöntemlerini barındırmakla beraber, soyutlama yönteminin ötesinde arayışlar içine girmiştir. Soyut resim 20.yy başlarında ivme kazanmış ve 1910-20 yıllarında modern resme hakimiyet kurmuş; şekil, espas, nokta, çizgi, renk gibi biçimsel öğelere odaklanılmıştır. Kandinsky, Maleviç, Tatlin, Brancusi ve Mondrian gibi sanatçılar kendi farklı biçimsel arayışları ve çalışmalarıyla bu akımın geliştiricileri olmuşlardır.

Resimde farklı arayışlar, resmi geliştirme, yapılmamış olanı yapma, yenilik çabaları muhakkak ki olmalıdır; sanatçının yaşamı ve sanat serüveni bu durum üzerine düşünülmeli ve bu açıdan değerlendirilmelidir. Yukarıda bahsi geçen ve bu sanat türünü geliştiren sanatçıların çıkış noktası, geldikleri, gelmeyi amaçladıkları yer acaba günümüzdeki soyut resim sanatının manifestolarıyla gerçekten aynı şeyden mi bahsediyordu? Maleviç “saf duygunun üstünlüğü” derken aslında neyi kastediyordu? Kandisky renk ve sesi harmanlayarak kişisel imgelemini farklı bir noktaya taşıyıp bir biçime getirdiği simgesel çağrışımlarla bizi resminin içeriğine çekmiyor muydu? Bu dönem, soyut resimlerin günümüzdeki adaşları benzer, anlamdaş bir içerik barındırıyor mu?

Resim sanatında “içerik (öz) ve biçim”’ in birbirlerinden ayrılamayacağı ve ayrılmaması gerekliliği üzerinde durulmuş ve ayrıntılı tanımlamalarla desteklenerek bu birlikteliğin gerekliliği sonucuna ulaşılmak amaçlanmıştır.

Öz

Hançerlioğlu özü şu şekilde tanımlamıştır; Bir nesneyi neyse o yapan gereçlerin tümü… Diyalektik felsefede öz, her nesnenin, dış yanını dile getiren biçim ya da görünüş karşılığı olarak, iç yanını dile getirir. Metafizik anlayışın birbirinden ayırdığı ve karşıtlaştırdığı bu iki yan, birbirleriyle sıkıca bağımlıdır, biri olmadan öbürü de olamaz ve birinin varlığı öbürünün de varlığını gerektirir.

Biçim

Sınırlanmakla belirlenmiş özdek ya da uzay… Antikçağ Yunan felsefesinde biçim kavramı, ilkin Anaksagoras felsefesinde önem kazanmıştır. Anaksagoras’a göre biçim, evrensel oluşmada düzenlenmemiş özdek (Yunanca, Khaos) karşıtı olarak düzenlenmiş özdek (Yunanca, Kosmos)’tir. Aritoteles ünlü eidos (biçim) kavramının düzenleyicilik ve yetkinleştiricilik anlamlarını Anaksagoras’tan almış olsa gerektir. Aristoteles, deyimi, nesnenin niteliklerinin tümü anlamında ve özdek’le içerik karşıtı olarak kullanmaktadır. Ona göre ilk özdek  (Yunanca, Prote hyle) biçim’sizdir ve sadece bir güç (Yunanca, Dynamis)’tür; onu edim (Yunanca, Energeia)’e geçirip gerçekleştiren, görünümlü ve yetkin kılan biçim (Yunanca, Eidos)’dir. Biçim, özdeğin gerçekleşmesidir, gerçek olmayanın gerçek haline geçmesidir. Biçimsiz olan özdek biçimle gerçekleşmektedir; eşdeyişle kumaş biçimlenerek pantolon, ceket, perde, masa örtüsü olmaktadır. Evrendeki her varlık, biçim kazanmış bir özdektir.

Bu tanımdan her varlığın bir özdeği, bir de biçimi olduğu anlaşılmaktadır. Özdeğin, güç halinde bulunan biçim olduğu ve her varlığın; kendinden daha yetkin olan varlığın özdeği ve her yetkin varlığın, kendinden daha az yetkin olan varlığın biçimi olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Biçim eytişimsel özdekçi mantıkta, içeriğin (öz’ün) yapısını oluşturmaktadır ve günümüze değin sanıldığı gibi onun karşıtı değil, tersine, onun sıkıca bağımlısıdır. Biçim ve içerik (öz) varlıklarını ancak birlikte oldukları müddetçe sağlayabilmektedirler, bu nedenle biçimsiz öz olamayacağı gibi özsüz biçim de olamamaktadır. Birliklerinde içerik (öz) temel, biçim ikincildir. Yapıyı belirleyici olan özdür, özün çelişkileri onu geliştirmekte, gelişen içerik de yeni değişimlerine göre biçimin yapısını etkilemekte ve gerekli değişikliği yapmaktadır. Biçim, öz tarafından meydana getirilmesinin yanı sıra yaratıcısıyla yani özüyle karşılıklı etkileşim içindedir, bu etkileşimle özünün gelişmesini hızlandırabilir ya da engelleyebilir. Bu öz çeşitli biçimlerde gelişebileceği gibi aynı biçim çeşitli özleri yapılaştırabilir.

Eytişimsel özdekçiliğin bu konuda ortaya koyduğu çok önemli bir bilgi de biçim’in, özsel bir dışlık değil, özün iç yapısını temsil ettiği ölçüde onun gerçek bir parçası oluşudur.

Biçim ve İçerik

Biçim ve içerik arasındaki bu eytişimsel bağımlılık, birinin varlığını ancak öbürünün varlığıyla olanaklı kılabilmektedir. Bu durum içerisinde biçimsiz öz ve özsüz biçim olamayacağı görülmektedir. Metafizik; varlığın sıkıca bağımlı bu iki yanını birbirinden ayırmakta ve birbiriyle karşıtlaştırmakta olduğundan, birçok yanılgıya düşmeye sebebiyet vermektedir. Biçim bir içeriğin görüntüsünü, içerik bir biçimin gerçeğini oluşturmaktadır. Eytişimsel özdekçi düşünce sistemi bu doğal bağımlılığı dile getirmiştir. Bu yöntem (eytişimsel) biçimden öze, görünüşten gerçeğe varma yöntemidir.

Bilim, biçimden içeriğe doğru ilerleyen bir yapıya sahiptir. Evrim sürecinde karşılıklı etkileşerek, biçim ve içerik birbirlerini oluştururlar. Bu durumda yine birincil olan, yaratıcı olan içeriktir ve biçim içeriğin ürünüdür. Birbirlerine olan kopmaz bağımlılık, biçimin de içeriği etkileyerek gelişmesinin hızlanmasını sağlamakta ya da engellemektedir. Biçim içeriğe uygunsa içeriğin gelişmesini hızlandırır, içeriğin gelişmesine uygun gelmeyen eski biçimse içeriğin gelişmesini engeller. Bunun nedeni biçimin içeriğe göre daha yavaş deviniyor olmasından kaynaklanmaktadır, bu yavaş devinim içeriksel gelişmenin hızına yetişemeyip eskimekte ve onun geliştiricisi olması gerekirken engelleyicisi olmaktadır. Bu çelişkili durum, ancak içeriğe uygun yeni bir biçim değişikliğiyle aşılabilmektedir. Buradan anlaşılacak olan, içeriğin sürekli olarak kendisine uygun biçimini oluşturduğudur.

Biçimi, –eytişimsel özdekçi felsefenin tersine– temel belirleyici olarak gören metafizik ve idealist felsefe –bu anlayışın kurucusu Aristoteles’tir, içeriği biçimin oluşturduğunu söylemiştir ve biçimi bağımsız bir varlık olarak görmüştür–   yanılgılara düşmektedir. Biçim içeriğin dışında olan bir şey değil aksine onun varlığıyla, kendi varlığı mümkün olan içeriğe ait bir parçadır. Örnekleyecek olursak; ilk motorlu otomobiller 1890’lı yıllarda üretilmeye başlanmıştı, otomobilin yapısı tamamıyla at arabalarının şekliyle aynıydı motorun ve hareket ileten parçaların dışında yolcu ve sürücünün bulunduğu kısımlar tamamıyla ahşap materyalden üretilmişti. Fakat motor teknolojisi gün geçtikçe hızlanan bir ivmeyle gelişiyordu, motorun gücü ve sağladığı hız artıyordu; bu durum otomobilin biçiminin değişmesini zorunlu kılmıştı çünkü motor, bir atın sağladığı hızdan fazlasını üretiyordu ve otomobilin aerodinamik yapısı bu hızlara uygun değildi. Yerden fazla yüksek düz ve küt hatlara sahip olan kabin yapısı motorun ürettiği hızı engelliyor ve yolcuları için tehlike oluşturuyordu. Bu nedenle mühendisler motora –ki burada içeriği oluşturan kısım– uygun bir dış biçim üreterek bu durumu değiştirmişler ve gelişimi engelleyici bu durumu ortadan kaldırmışlardır. Günümüz modern otomobillerinin evrimi de bu şekilde sürmektedir.

Biçimle öz arasındaki diyalektik ilişki kristallerde, yani katı, düzenli cisimlerin yapısında kesinlikle gözlemlenebilir. Biçim dediğimiz şey sadece maddenin belirli bir kümelenişi, belirli bir düzenlenişi ve belirli bir dengeye oturuşudur; biçim, temel tutucu yönsemeyi, maddenin bir süre için dural bir duruma geçmesini açıklayan bir sözdür. Oysa öz, kimi zaman belli belirsiz, kimi zaman büyük bir devinim içinde durmadan değişir; biçimle çatışır, biçimin sınırlarını yıkar, yarattığı yeni biçimler içinde değişmiş bir öz olarak, bir süre için yeniden dengeyi sağlamış olur. Biçim, belli bir zamanda sağlanan dengenin ortaya çıkışıdır. Özün ayrılmaz özellikleri devinim ve değişimdir. Öyleyse, yaptığımız bir yalınlaştırma olsa bile, biçimi tutucu, özü ise devrimci olarak tanımlayabiliriz.

Sanat Yapıtı

Sanatta içerik sorunu iki yanlı ele alınmaktadır. Birincisi, sanatta yansıyan gerçeklik, ikincisi bu gerçekliğin sanattaki yansımasının sahip olduğu içeriktir. Bu iki yan birbirlerine sıkıca bağımlıdır fakat birbirleriyle de karıştırılmamalıdır. Bunların sınırlarını belirleyebilmek için bilimsel öğretide estetik iki kavrama başvurmaktadır; konu ve içerik.

Bir sanat yapıtı, uzun karmaşık ve çelişmeli bir yaratıcı sürecin sonucudur. Duygusal algılamaya açık, tüm kendi bileşken yan ve katları ile yönlerinin içsel bir birliğini, bölünmez bir bütünü oluşturur. Ama, kuramsal bir çözümlemede, bu bütünlüğün parçalanarak, yapıtın kendi bileşken yanlarına ayrılması gerekir; yoksa, yapıtın kendi iç kuruluşu başka türlü anlaşılamaz. Sanat yapıtı üstünde öyle bir çözümleme yaptığımız zaman karşılaştığımız ilk şey, sanat yapıtının bir içeriksel bir de biçimsel yanı olduğudur.

Örneğin; Rus Çarı I. Petro Anıtı’nın altlığı, Petersburg yakınlarında çıkarılmış, büyük bir granit kütlesinden yapılmış. İçerik ve biçim olarak som bir maddi nesnedir bu taş kütlesi; fakat anıtın altlığı haline geldikten sonra, kendi maddesel yapısını korumakla birlikte, üstündeki atlı süvari heykelinin manevi anlamına ilişkin, dinamik bir figür ve düzenlenme niteliği kazanmıştır. Bir kaya parçası, bir sanat yapıtı haline dönüştürülmüştür. Sanatçı, eserine eklediği ve çıkardığı şeylerle bu taş parçasının içeriksel anlamını oluşturacak biçimde, kendi estetik düşüncesinin taşıyıcısı haline getirmiştir; bu kaya parçasının maddi kılıfı, bu içeriği cisimleştirecek araç, onu dile getirecek biçime dönüşmüştür.

Bir sanat yapıtının içeriğini, o sanat yapıtında yansıyan yaşam olarak gören tasarım ve tanımlamalar kadar, sanatçının kendisini dile getirişi olarak gören bütün düşünceler de yanlıştır. Bir sanat yapıtının içeriği, onun kendi içinde barınır; onun dışında bir yerde, dıştaki dünyada ya da sanatçının bilincinde barınık değildir. Bir yapıtın içeriği, kendi biçiminin anlamıdır, onu oluşturan gösterge sisteminin yüküdür, yapıtın tüm görüntüsel dokusu içinde barınan ve ordan çıkan manevi bildirimdir.

İçeriğin Yapısı

Sanatsal bildirişimin ikili özelliği, yani bilgisel ve değerlendirici özelliği o yapıtta tema ile şiirsel düşüncenin diyalektik birliği olarak, somut bir yapıtın içeriğinde kendini belli eder.

Öncelikle “tema” kategorisi ile “konu” kategorisi arasındaki temel ayrımı yaparak sanat yapıtındaki içeriğin tematik düzeyini çözümlemeye geçmek gerekmektedir. Konu, resimde, tiyatroda vs. canlandırılan somut olaydır; Gorki’nin de belirtmiş olduğu gibi yapıt, kişilerinin somut eylemleri ile karşılıklı etkileşimleridir.

Konu ancak sanatçının tutumuyla öz aşamasına yükselebilir, çünkü öz yalnız neyin sunulduğu değil, nasıl sunulduğu, nasıl bir ortamda, ne derecede toplumsal ve bireysel bir duyarlılıkla sunulduğu demektir. “Hasat” gibi bir konu, sevimli bir kır yaşantısı, kalıplaşmış bir günlük yaşayış resmi, insanlık dışı bir sıkıntı ya da insanın doğa üzerindeki zaferi olarak işlenebilir: her şey sanatçının görüşüne, yönetici sınıfının sözcüsü gibi mi, duygulu bir tatil ressamı mı, öfkeli bir köylü mü, yoksa devrimci bir toplumcu gibi mi konuştuğuna bağlıdır.

Tema ise, anlatılmak istenen şeyin kendisi, o yapıtta tartışılacak etik, siyasal, dinsel, felsefi ve estetik türden, özgül bir yaşamsal sorundur; yapıtta ortaya atılacak ve bir şekilde yanıtlanacak, yaşamın içinden alınma bir sorudur.

“Tema” kavramı, daha genel olan, daha genel anlamda bir şeyi; “konu” kavramı ise, daha tikel olan, somut olan bir şeyi kapsar. Konu, bir hikaye okuduğumuz, bir resme baktığımız, sahne ya ada perdede bir oyun izlediğimiz zaman, doğrudan doğruya algıladığımız dış eylem’dir; tema ise, görmesek de, işitmesek de, kavramamız gereken doğrultuda, bir eylemin iç anlamıdır.

Biçim – İçerik İlişkisi

Biçimin temel bileşkenleri ile bunların bağlantılarını incelemeden önce bir sanat yapıtının biçiminin, aynen içeriği gibi, çok yönlü, karmaşık ve kendi içinde çelişkili bir kuruluş olduğunu, genel hatlarıyla sanatta biçim ile biçimin içerikle ilişkisi üstüne bilimsel maddeciliğin ilkelerini formüle edip günümüz burjuva estetiğinde egemen olan biçimci anlayışın karşısına koymamız gerekmektedir.

Diyalektik maddeci düşüncenin tezlerinden yola çıkan bilimsel maddeci estetik, bütün diğer olaylarda olduğu gibi, sanatta da biçimin, her şeyden önce içeriğe bağımlı, onun altında yer alan ve ona hizmet eden bir öğe olduğunu kanıtlamaktadır. Biçimci estetiğin temsilcileri ise, bunun tam karşıtını kanıtlamaya çalışmışlardır.

Sanatta, öncelik içerikte değil, biçimdedir; sanat yapıtı ise, ideal haliyle, “salt” biçimdir, içeriğin estetik olmayan yükünden bütünlükle kurtulmuş, kendi kendine yeterli, “biçim oyunu” dur demektedirler. Daha genel felsefi nokta açısından da bu anlayış tutarsızdır. Dünyada “salt” biçim olmadığı gibi, olamaz da. Biçim, kendi başına var olan bir nesne olmayıp, öbür yanı içerik olan somut bir bütünün bir yanı’dır.

Soyut sanatın kurucusu Wassily Kandinsky’den bu yana Amerikan soyut dışavurumcularına kadar süregelen, soyutçuluğun birçok temsilcisi ve kuramcısının, kendi sanat yaratımlarının, geometrik biçimlerin, içeriği olmayan renk lekelerinin, oylumların bir oyunu olmadığı, sanatçının zihnindeki gizli derinliklerin, kendi iç dünyalarının bir anlatımı olduğunu gayretle kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Bu nedenden ötürü soyut dışavurumculuğun tanımı şöyle yapılmaktadır.

Böylece biçimciler, biçimin içerikten “arındırılışı”nın sanat için önünde sonunda öldürücü bir darbe olduğunu hissettikleri için, kendilerini de biçimcilikten sıyırmaya çalışmaktadırlar. Hiç kuşkusuz, “soyut dışavurumculuk” yoluyla biçimcilikten sıyrılmak mümkün değildir; bu çabanın kendisi bile bunu tanıtlar.

Diyalektik maddeci felsefe, dünyadaki nesnelerin, olayların ve süreçlerin içeriği ile biçimi arasındaki ilişkilerin genel yasalarını açıklayarak, biçimin içeriğin varoluşu olduğunu, içeriğin gelişme yöntemi, cisimlenişi ve anlatımı olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı biçimin yapısı ve özelliği içeriğin kendi yapısı ve özelliğince belirlenmektedir, biçim içeriğe bağımlıdır, onunla koşullanmıştır. Elbette biçimin görece bir bağımsızlığı mevcuttur, içerikle olan ilintisi birçok bakımdan kendisine de bağlıdır fakat bu durum, sorunun özünü değiştirmemektedir. Çünkü biçim, içeriği cisimlendirdiği için içerik karşısındaki konumu ikincil olmaktadır; öncelik, her zaman ve her durumda, yalnızca içeriğin olmaktadır.

İç Biçim ve Dış Biçim

İçerik, biçimin her adımına her yapı taşına bütün gücüyle ağırlığını koymuş ve içine işlemiştir. Bunun tersine sanat yapıtının algılanışı biçimden içeriğe doğru işlemektedir. Doğrudan doğruya gözle görünüp kulakla işittiğimiz için önce bu dış biçimi algılar ve kavrarız, imgesel anlamı, tonlar, sözler, renk lekeleri ve hacimler arasındaki bağlantılardan anlarız; sonra, yapıtın derinliklerine girip iç biçimin anlamını kavramaya çalışırız.

Sonuç

Aslında dil, kelimeler, mimikler beden hareketleri (beden dili), birçok biçimde düşüncelerimizi başkalarına aktarırken kullandığımız her araç soyut, nesnel bir varlığı olmayan düşüncemize biçim vererek diğerlerine aktarmamızı sağlamaktadır. Eğer biçim veremiyor olursak, bir biçim yaratamıyorsak, düşüncemizi aktarma imkânı da bulamayız. Sadece aktarmak bakımından değil düşüncenin kendisini üretmek bakımından da biçimlere ihtiyaç duymaktayızdır. Herhangi bir biçime kavuşturmadan, düşünceyi oluşturmak da mümkün olmamaktadır. Kendi kendimize düşünürken dahi ona bir biçim vermek zorunda kalırız. Dile, görüntüye, sese çeviririz. Sanatlar, düşünceye biçim vermenin başlıca araçlarıdır. Müzik, resim, heykel böyledir. Bir düşünceyi, bir fikri, bir bildiriyi söylemek istediğimiz şeyi bir biçime bir kalıba sokarak başkalarına aktarırız.

Bu aynı zamanda bir soyutlama sürecidir. Düşüncemiz zaten bir olaydan, bir kişiden, bir nesneden söz ederken onun soyut bir varlık haline getirilmesi işlevidir. Şöyle bir örnek verilebilir; “Ali’yi musluktan su içerken gördüm” dendiğinde Ali ortada yoktur, musluktan neyin ima edildiği bellidir fakat musluğun biçimi hakkında belirli bir şey söylenmemektedir, bir olay anlatılmaktadır ve o olayın nesnel karşılığı o anda orada değildir, soyut bir şeydir. Bunun dışında bir de bilimsel soyutlama, felsefi soyutlama denilen daha derin işleyen ve kendine ait belirli kuralları olan süreç vardır. Sanatsal soyutlama da öyledir. Sanatsal soyutlama; nesnenin temel ve genel özellikleri üzerinden yapılan bir arındırma işlemidir. Fazlalıkları çıkarmak fakat nesnede olmayan bazı özellikleri de –olaya ya da kişiye– eklemek demektir. Bu yapılan ekleme öyle bir şekilde yapılmalıdır ki onun daha iyi ve daha kolay bir şekilde anlaşılmasını, anlatılmasını sağlamalıdır. Onun algılanmasında izleyiciye farklı araçlar kullanmasını gerektiren yeni bir yapı ortaya çıkartır. Bu bakımdan incelendiğinde sanat gerçeğin kopyası olmaya çabalasa da –resimde, heykelde, sinemada, fotoğrafta– mutlaka gerçekte olandan başka şeyler de içerir. O içerdiği fazladan kendine eklenmiş ya da çıkarılmış olan şeylerin ortaya çıkardığı yeni bir bütün vardır. Sanat eseri buna göre değerlendirilmektedir aslında. Gerçeği yansıtma şekline göre değil o eseri üreten kişinin onun üzerinde neleri eksilttiği ya da neleri eklediği ve bu yapılanın estetik kaygılar üzerine düşünülerek yapılmış olup olmadığı şeklinde değerlendirmekteyizdir. Bir yapıtı sanat eseri yapan, gerçekte sanatçısının ona eklediği ya da çıkardığı şeylerdir.