Ara Güler’in aramızdan ayrılışından sonra fotoğraf sanatçısı arkadaşları ve onu tanıyanlar Güler’i anlattı. Anıları, düşündükleri, yaşadıkları ve hissettirdikleriyle dostlarının gözünden Ara Güler…

Ara Güler’in Ardından

Çerkes Karadağ

100 yıla yakın bir yaşam süren ve fotoğraf tarihinin önemli tüm olaylarına ve dönüşümlerine tanık olan Ara Güler, arkasından binlerce görüntü, polemik ve tartışma bırakarak aramızdan ayrıldı. Kuşkusuz Ara Güler uluslararası fotoğraf dünyasına ve işbirliklere Türkiye’deki tüm meslekdaşlarından daha açık bir isimdi ve fotojurnalizmin farkına erken dönemde varmış usta bir fotoğrafçıydı. 1930’lardan 1980’lere kadar varlığını sürdüren ve bu süreç içinde tartışmasız tüm fotoğraf anlayışlarına egemen olan Fotojurnalizmin hakkını en iyi şekilde veren Ara Güler, aynı zamanda iki kuşak fotoğrafçıyı etkileyen bir misyonun da yegâne temsilcisiydi.

Gazetecilik ve muhabirlik konusundaki ısrarlı tutumuna karşın sanat galerilerinde işlerinin sergilenmesine ses çıkarmayan Ara Güler’in yetişme koşullarını, ilk gençliğinden ölümüne kadar sadık kaldığı fotoğrafçılığını ve izini sürdüğü fotojurnalizm geleneklerinden kopmamasını iyi anlamak gerekir. Çünkü Ara Güler’in başarısında sadece İstanbul’u resmeden bir fotoğrafçı değil, aynı zamanda Osmanlı döneminin tüm önemli ermeni fotoğrafçılarının izinden giden birisi olmasının da büyük rolü bulunmaktadır.

Abdullah Freres’den Artin ustaya kadar birçok ismin etkili olduğu 150 yıllık süreçte Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi fotoğrafçılığının önemli ustalarının birçoğunun Ermeni asıllı olduğunu gözönüne aldığımızda, Ara Güler’in bu ustalardan büyük feyz aldığını rahatlıkla söylemek mümkündür. Öte yandan abartılı sayılabilecek düzeyde yaşam ve günlük gerçeklikleri kutsayıp öne çıkarması ve fotoğrafın belgesel niteliklerine yaptığı güzellemeleri bir yana tutarsak, Ara Güler’in bakış açısına hâkim olan artistik ve sanatsal yeteneği de gözardı etmemek gerekir. Ara Güler belgesel anlayışına geniş açı merceğin abartılı gerçekliğini sindirerek erken dönemde bizim kuşağı etkileyen hiprergerçekçi bakış ortaya koymuş bir fotoğrafçıdır. Özellikle İstanbul fotoğraflarının dış dünyada geniş kabul görmesine en önemli nedeni bu görüntü anlayışına ve bakış açısına olan derin inancıdır. Saf bir gözlemcilik ve lirik ve mistik bir Doğu imajını güçlendiren kalabalık kent görüntüleri ve kameradan dışarıya taşan soluk benizli yoksul insanlar Ara Güler fotoğrafçılığının belkemiğini oluşturmaktadır. Bu da onu tümüyle yerli olduğu kadar uluslararası niteliklere sahip birisi, Batı dünyasının belleğindeki İstanbul’un nostaljik yüz’ü ve fotoğraf tarihine Doğu dünyasından merhaba diyen biri haline getirmiştir.

Ara Güler’in fotoğraf serüveni İstanbul 13 ile başlamış ve İstanbul’da şekillenip bir kimlik kazanmıştır. Ara Güler’in fotoğraflarındaki İstanbul ne bugüne ait, ne de geçmişi yaşayan bir kenttir. İstanbul tarihsel mirasına sahip çıkılmayan ve on yıllarca yağmaya ve talana maruz kalmış bir imparatorluk mirası olarak fotoğraflarda yaşamaktadır. Siyah beyaz İstanbul fotoğrafları geçmişini arayan bir toplum için bir kanıt niteliği taşımakta, bu da İstanbul’u tüm zamanların timsali bir kent yapmaktadır. Bu bakımdan Ara Güler’e ve fotoğraflarına yönelik ilgiyi ikonik fotoğraf örneklerinin ortaya konulduğu film çağında güçlü bir performans ortaya koyarak geniş kesimlerin belleğinde yarattığı bir İstanbul nostaljisi ile açıklayabiliriz.

Dostum Ara

Ozan Sağdıç

Tanışıklığımızla başlayan iş birlikteliğimiz 1956 yılında başladığına göre, yaşayan foto muhabirleri ve sanat fotoğrafçıları arasında Ara Güler ile dostluğu en kıdemli olan ben olsam gerek. Bu dostluk 6 Nisan 1956 tarihinde yayın hayatına başlayan o efsanevi “Hayat” dergisinin ilk iki kişilik fotoğrafçı kadrosunu ikimizin temsil etmesi sayesinde olmuştu. Daha önce klasik tipo tekniğiyle basılan aylık bir “Resimli Hayat” dergisi vardı. Ara’nın bazı röportajlara eşlik eden fotoğrafları orada yayınlanmıştı. Beni modern tifdruk teknikle yayınlanacak olan haftalık Hayat dergisine neşriyat müdürümüz olacak olan ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es’in bana söylediği “Babıali tecrübesi olmayan, (yani günlük gazete foto muhabirliğinde kaşarlanmamış olan) taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk, bizimle çalışır mısın” sözleriyle işe almışlardı. 1960 yılında derginin Ankara bürosu açılmış ve ben gönüllü olarak Ankara’ya atanıncaya kadar Ara Güler ile her günümüz, her anımız dergi idarehanesinde, onun baba evinde ve kâh ünlü kişileri ziyaretle, kâh İstanbul’un kenarında köşesinde sokakları arşınlayarak fotoğraf avcılığında birlikte geçti.

Ozan Sağdıç'ın objektifinden Ara Güler
Ozan Sağdıç’ın objektifinden Ara Güler

Ben o zamanlar bekâr ve yalnızdım. Öğrenci yurtlarında kalıyordum. Anne ve babasının Yakacık’ta yazlığa gittiği zamanlarda evinde kalmışlığım da olmuştur. Onun çatı katıdaki küçük daireyi el birliği ile bir işlik haline getirdiğimizde, eskiden mutfak olarak kullanılmış dar bir aralık vardı. O ara ben askerliğimi Harbiye’de yapıyordum. Yatağım o dar aralıktaydı, orada sürekli kalışım 9 ay kadar sürmüştü. Tabii anahtarı bendeydi.

Ben evlenip Ankara’ya taşındıktan sonra bu sıkı dostluk bütün sıcaklığıyla devam etti. Bir ziyaretimizde annesi Verjin Hanım eşime “Kızım, tek çocukla kalmayın sakın, tek çocuk iyi olmaz derler!” diye nasihat etmişti. Ara “Hoppala, benim ne kötülüğümü gördün be?” deyip bizi güldürmüştü. O zamanlar TCDD gazetecilere 22 lira karşılığında bir karne verirdi. Bir ay süreyle tren bedava. İstersen hiç inme, trende yaşa. O yüzden bir ayağım İstanbul’dan kopmamıştı. İkide bir İstanbul’daydım. O da Ankara’ya geldiğinde ya beni arardı, ya da Fikret Otyam’ı. İlk sergisi tek başına değildi, üçlü bir sergiydi. Serginin diğer iki ortağından biri ben, diğeri Fikret Otyam’dı. Üç Fotoğrafçıdan Türkiye adıyla Avrupa ülkelerini dolaştı. Paris’te Ara, Roma’da Fikret, Viyana’da da ben başında bulunmuştuk. Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nin Türk Fotoğrafçılığı adına hoş bir girişimiydi.

Ara Güler’in doğuştan şanslı bir insan oluğunu kabul etmek gerek. Dünyanın merkezi İstanbul, İstanbul’un merkezi de Taksim ile Galatasaray arası Beyoğlu idi ve o buranın çocuğuydu.. Babasının eczanesi ve oradan kazandığı parayla edindiği apartmanı tam da bu noktadaydı. Çocukluk ve gençlik yıllarını geçirmiş, donanımlı bir okulda okumuş, yeterli lisan öğrenmişti. Basın ve yayın mahallesi olan Babıâli tramvay mesafesinde, zamanın tüm aydınlarının sohbet ortamı Çiçek Pasajı, Balıkpazarı merkezli meyhaneler iki adımlık yerler. Hani o kültür tarihimizde derin izler bırakmış ünlü kişiler… Ve onların arasında bulunmamak az şey miydi?
Bence en büyük şansı Perihan Kuturman ile olan arkadaşlığı idi. Kendisi Ara’nın evine yüz metre mesafedeki Amerikan Haberler Merkezi’nde çalışan, zeki, çalışkan ve işbilir bir hanımefendiydi. Ara’nın tek fotoğraflarına resimaltı yazıp, toplu fotoğraflarını ise röportaj haline getirip dünyadaki önemli basın organlarına servis eden oydu. Ara Güler’in dünya çapında bir şöhret olmasının ilk basamakları böyle döşenmişti.
Matrak adamdı, muzip yanları vardı. Ortaya eksantrik bir lâf atar, millet senelerce onu tartışırdı, o da kendi köşesinden tartışmaya su taşıyanlara bakıp kıskıs gülerdi. Fotoğrafla sanat yapılabileceğini, başta Magnumcular olmak üzere fotojurnalizmin iki dünya savaşı arasında ve sonrasında sanat seviyesine çıkarıldığını bilmez miydi? Elbette bilirdi. Söyledikleri hınzırca kurnazlıklardı. Başarılı bir anlatıcı, öykü kurucuydu. Küfürle salçalandırdığı lisanını bir sempati öğesi olarak kullanmasını iyi bilirdi. Özel hayatında matraktı ama, fotoğrafı ciddiye alırdı. Kareleri şakaya gelmez şekilde gerçeğin yansımalarıydı.

Ona ait anılarımız bitmez tükenmez bir anekdotlar zinciridir, böyle bir anış yazısının dar satırlarına sığmaz. Aramızda konuşur, keyiflenirdik. Onlara kendi anılarımda bol bol yer vereceğim elbette. Son zamanlardaki sağlık durumu, haftada iki üç kez diyalize girmesi, ayaklarında kan deveranının tamamen kesilmiş olması kendisi için sıkıntılı, çevresi için endişe vericiydi. Ama onu biz hep o eski mutlu günlerinin anılarıyla anacağız.

Ara Güler

Gültekin Çizgen, Sanatçı, Sanat Yazarı, Ara Güler’in 60 yıllık dostu, 2010 İstanbul – Avrupa Kültür Başkenti Etkinlikleri Fotoğraf Küratörü, İstanbul Fotoğraf Müzesi Kurucu Küratörü, Foto İstanbul, 1. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali Sanat Yönetmeni.

Ara Güler, elbette hepimizin ustası, 90 yaşıyla duayenimizdi. Ustanın biyografisini herkes bilir. Ara Usta, hiç kuşkusuz ülkemiz fotoğrafını dışa açan en önemli figürdür. 1960’lar sonrası yeni kuşak fotoğrafçılar, sanatçılar alana çıktığında hepsi O’nun uzun yol kaptanlığını yaptığı rotanın ardına dizildiler.

Yoğun emek verilmiş kariyerinin başlangıç ve sonraki duraklarına bakıldığı zaman bugün Japonların kullandığı bir deyimle “Süper Yaşa” gelmiş ustanın tüm sanatsal yolculuğunu izlemek, incelemek fotoğraf ve sanat çevresine çok şey kazandıracaktır. Kültürel bir beslenme kaynağı olarak kurulup, açılan Ara Güler Müzesi Türk fotoğrafı adına da çok çok önemli devrimsel bir adımdır.

Ara Güler nerdeyse 80’li yıllardan bu yana kendi fotoğrafını daha çok bir meslek uygulaması olarak gördü ve kendine “foto muhabiriyim” diyordu. Bugün herkesin izlediği ve bildiği Ara Güler portfolyosu büyük ölçüde 1950, 1970’lı yıllar İstanbul fotoğrafları ağırlıklıdır. Ama O sadece İstanbul’da değil, dünyanın birçok ülkesinde de çalışmıştı. Elbette olgun bir portfolyoyu “Klasikler” başlığıyla kullanmak onun en temel ve doğal hakkıydı.
Ara Güler, benden 11 yıl daha kıdemli olarak ülkemizde fotoğrafa kanat gerenlerden biridir. 60 yıla varan naçizane kariyerim içinde kendisinin daima hayranlıkla izleyicisi oldum ve kendisinden de çok şey öğrendim.
Kendisi başta olmak üzere, Ozan Sağdıç’a ve bana “Üç büyükler” derdi, Cumhuriyet fotoğrafını nereden, nereye getiren bizler için. Ozan Sağdıç’ın deyimiyle; Işıkla yazanlar Ağabey’ini kaybetti. Herkes önemli bir ustayı, Ara Güler’i kaybetti. Biz dostumuzu kaybettik.

Elbette üzülüyoruz. Ama üzülmemek lazım. Çünkü O, 90 yıl, keyifli ve verimli bir yaşam sürdü. Her türlü ikbali gördü. Önce çok sevildiğini gördü. Unutulmaz fotoğrafları ise ortadadır.

Türkiye bir gönül adamını, büyük bir evladını kaybetti. Yeri doldurulmayacak bu kişinin toprağı da bol olsun. Işıklar içinde yatsın, hepimizin başı sağ olsun.

Ara Güler, Fotoğraf Dünyasının Efsanesi…

İzzet Keribar

Ara Güler, 20. yüzyılın ikinci yarısıyla 21.yüzyılın ilk yıllarında, amatör, ya da profesyonel, sanatçı, ya da onun deyimiyle “Foto Muhabiri” olan tüm fotoğrafçılarımızı başka deyimle, Türk fotoğrafını derinden etkilemiş olan büyük usta olarak tanınıyor.

Peki, tüm fotoğrafçıları bu kadar etkileyen Ara Güler tarzı nasıl yorumlanmalı?

En başta, belki de en çok tanınan ve sevilen fotoğraflarının siyah beyaz olması ve ustanın renkli fotoğraflarının az hatırlanması söylenebilir. Bence doğrudur, Ara Güler fotoğrafı siyah beyaz olarak benimseyen biriydi. Çektiği fotoğrafları daha etkili kılmak için rengin kullanılması belki de çok gerekmiyordu, fotoğrafın kendi gücü zaten yeterliydi hatta daha güçlü hale bile getirebiliyordu…

Düşündüğüm ikinci kriter ise, fotoğraflarındaki vazgeçilmezi, belki de tarzının en çarpıcı noktası olan insan faktörü. Ara Güler’in eserlerini bilen ve tanıyan kişiler, bana hak vereceklerdir. Onun geniş arşivinde pek az manzara ya da fotoğraflarına rastlarsınız Belki Afrodisias gibi ören yerlerinde ve farklı yerlerde çektiği fotoğrafları unutulmamalı, kompozisyonlarında çoğu zaman ana konu insan ve yaşamdır… Ayrıca Ara Güler’in bir İstanbul fotoğrafçısı olduğunu hatırlanmalı… Hem tarzı hem de İstanbul’u belgelemesi 60 yıllık deneyiminde tüm fotografçıları ve elbette de beni çok etkilemiştir. Manzara ya da sokak fotoğraflarında, tarihi eser ya da seyahat fotoğraflarında insan ve yaşam bulundurmak birçoğumuzun en büyük arzusu hatta tutkusu haline gelmiştir… İnsansız ya da yaşamsız fotoğraf bizleri yeteri kadar tatmin etmemektedir. Bu tutkuyu bizlere aşılayan fotoğrafçı Ara Güler’dir… İstanbul’un eski sokaklarını fotoğraf uğruna arşınlama arzusunu tetikleyen kişi yine Ara Güler’in kendisidir.
Önemli olan üçüncü kriter ise Ara Güler’in “Foto Muhabir”lik ustalığından kaynaklanan tarzdır. Ona göre, fotoğraf, yaşamın bir anının belgelenmesidir. Bir daha gerçekleşemeyecek bir anın dondurularak gelecek nesillere aktarılmasıdır. Ama hangi an? Hangi kadrajla? Nasıl bir ışıkla? Nasıl bir duyguyla? Nasıl bir bekleyişle? Nasıl bir heyecanla? Yanıtlar, Ara Güler’in birbirinden güzel ve etkileyici, akıllarda hep kalan eşsiz fotoğraflarında ve elbette kitaplarında, görülebilir.
Burada Ara Güler’le birlikte yaşadığım ufak bir hatıramı anlatmak istiyorum… 1986 – 1988’li yılların da Tarlabaşı yıkımları başladığında, olayı fotoğraflamak için oraya gitmiştim. Ve fotoğrafçı olarak sadece Ara Güler’e rastlamıştım… O günden sonra Ara Güler beni gerçek bir fotoğrafçı olarak gördüğünü hep söyler ve o eski günlerde birbirimize rastladığımızı her görüşmemizde de hatırlatırdı…

Ara Güler fotoğrafta aslında pek yeniliklere açık sayılmazdı. O kendi tarzına hep sadık kaldı… Ama en iyisini yaptı…Fotoğraflarda müdahaleyi hiç sevmezdi Zaten müdahale bir foto muhabirine yakışacak bir şey olamazdı. Fotoğrafı sanattan çok, deneyimli bir ustalık işi olarak görürdü. Aslında dijital fotoğrafçılığın getirdiği kolaylıklara ve bu yeni sisteme alışması de zaman almıştı.

Dünyaca ünlü kişilere büyük zorluklarla ulaşıp portrelerini çekerek ününe ün katmayı başarmıştı. Önce Hayat, ardından Life dergisi için çektiği fotoğrafları, kendisini tüm dünyaya büyük bir fotoğrafçı olarak tanınmasını sağlamıştı.

Ara Güler’in hayatından ve kariyerinden ders alınması gereken çok şeyler bulabiliriz. Fotoğrafçılığın saygın bir meslek haline gelmesini belki de ona ve onun izinden gidenlere borçluyuz.

Sonuç olarak, Türk fotoğrafına yön veren Ara Güler yarattığı ekolle, eminim ki ülkemizin hem fotoğraf hem de sanat tarihinde hep hatırlanacak, hatta Üniversitelerde ilgili branşlarda ders ya da tez konusu olacaktır.

Sevgili Ara Güler, Nur içinde yat!

Yeditepeli Şehrin Gözleri

Prof. Ata Yakup Kaptan

Cumhuriyetin ilk çeyreği sonrası kent olmak için patavatsızca büyüyen Yeditepeli şehirde üretimin bir gereği olan fabrikalar, iş yerleri hızla çoğalıyor, banliyöler ve gecekondular şehri sarıyor, iş gücü ihtiyacı nedeniyle nüfus yoğunluğu kırsaldan şehre doğru akıyordu; Yeditepeli şehir, bu yeni misafirlerine sonsuza kadar terk edemeyeceği yeni yaşam alanlarını dayatıyordu. Şehrin izlenimden dışavurumcu döneme geçtiği bu yıllarda kentin yeni misafirleri binalar ve sanayileşmenin arasına sıkışmış, yalnızlaşmış ve kendi türüne yabancılaşmıştı. Bu toplumsal değişim süreciyle şehrin o ihtişamlı izlenimi unutulmuş ve insan kendi varlığının dışavurumu olan İstanbul’a kendisini hapsedilmişti… Yüzyıllar önce William Shakespeare’ın söylediği “Kent demek! İnsan demektir!” sözü ise çok ama çok uzaklarda kalmıştı.

Bütün bu toplumsal değiş tokuş süreçlerinin ülkemizde yaşandığı ilk şehir olan İstanbul’da, Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinin Yaycı köyünden göç eden bir ailenin çocuğu olan Ara Güler, imparatorluktan cumhuriyete geçişin ve kent olmak için dünyadaki örnekleriyle yarışan İstanbul’un önemli bir tanığıydı. O, çocukluk ve gençlik yıllarında küçücük avuçlarında tuttuğu İstanbul’un bir gün avuçlarına sığamayacak kadar büyüyüp, sırtında taşıyacağı bir kent konumuna geleceğini ve bu kaynayan kazanın her anına tanıklık edebileceğini nereden bilebilirdi?

Gençlik yıllarından Muhsin Ertuğrul’dan aldığı tiyatro dersleriyle insan bedenini ve beden dilini iyi tanıyan Ara Güler, sinema sektörünün tüm kategorilerinde çalışarak göz eğitimini ve görüntü estetiğini geliştirdi. Babasının ona aldığı fotoğraf makinesiyle muhabirlik yaptığı dönemlerde; olaylara, zamana, mekâna ve en önemlisi insana analitik bir gözle bakmayı geliştirdi. Artık İstanbul O’nun için hem sonsuz bir stüdyo hem de bulunmaz bir öğretici okul konumuna gelmişti. Artık tutkuyla kendisini kentin akışına bırakıyor bazen Beyoğlu’nun dar sokaklarında bazen Boğazda bazen de kentin tepeleri arasında kaybolup gidiyordu. Her kayboluşunun arkasında İstanbul’un geleceği için bir iz bırakıyordu. Ara Güler siyah beyaz fotoğraflarında, tıpkı doğu felsefesinde doğanın, insanlığın sonsuz döngüsü olan “Ying-Yang”(siyah ve beyazın zıtlığından doğan birlik) gibi İstanbul’un sonsuz çelişkileri içerisinde uyumu buluyordu. Her fotoğrafında noktayı insanla koyan ve virgülü mekâna taşıyan bir yazar gibi adeta İstanbul’u kendi görüntü estetiğiyle yeniden yazıyordu.

O’nun İstanbul’daki her kayboluşunda; Eminönü’ndeki seyyar satıcıların nağralarını, Haliç’de ki tersane işçilerinin alın terini, Tahtakale at arabacılarının tekerlek seslerini, Galata vapurlarının düdüklerini, Şehzadebaşı’nın konaklarını ya da “Seni yeneceğim İstanbul” diye bağıran bıçkın bir Anadolu delikanlısının dar sokaklardaki çığlığını bulursunuz. Kâh İstiklalin caddelerindeki mütevazı adım seslerini kâh Ara Kafe’de fotoğrafa yeni başlayanları öğretileriyle doyuran vakur ama ironi dolu kahkahalarını duyarsınız.

Ara Güler “Fotoğraf da sanat mı?” derken sorduğu filozofik sorusuyla tüm genç fotoğrafçılara bıraktığı ağır ve çözülmesi zor olan problemin cevabı, yine onun derin öğretisi ve fotoğraflarında yattığı gerçeğinde gizlidir.

Yine bir 17 Ekim 2018 sabahı Büyük Usta Yeditepeli Şehrin sokaklarında kayboldu!

Kim bilir! Belki de Sarayburnu’ndan İstanbul’u seyrediyordur…

Derdi İnsanı Anlatmaktı

Aramis Kalay

Çocukluğundan beri fotoğrafa ilgi duyan biri olarak, fotoğrafın bir belgeleme aracı olması dışında, üzerinde düşünülen, estetik değerler taşıyan bir sanat eseri değerine ulaşan bir şey de olabileceğinin ayırdına Ara Güler fotograflarıyla karşılaştığımda vardım.

Gazetelerde, dergilerde, ansiklopedilerde birçok fotoğraf görüyor ve kısa zamanda unutuyordum.Oysa ki Ara Güler fotoğraflarında insanı alıkoyan, tekrar tekrar baktıran bir şeyler vardı.

Özellikle siyah beyaz İstanbul fotoğrafları güçlü kurgusu -her ne kadar belge gibi görünse de- ışık, tonlama ve lekelerin dengeleri ile, fotografçının dünyayı algılama biçimi, kültürü ve entelektüel birikimlerinin izlerini taşıyordu.

Ara Güler fotoğrafları bir altyazıya indirgenemeyecek kadar çok sey anlatır. Bir fotoğrafın bin kelimeye bedel olduğunun bir anlamda kanıtıdır. Fotoğrafları bana girişini, gelişimini ve sonucunu bildiğim birer öykünün parçasıymış gibi gelir. Sanki bir film sahnesinden alınmış ve hafızalarımıza kazınmıştır.

Nasıl ki bir afiş, bir filmin derdinin ne olduğunu büyük oranda gösterir ise Ara Güler fotoğrafları da her izleyene ana fikri vermesi dışında fotoğrafladığı konular hakkında çok şey düşündürür. Fotoğrafları geçen zamandan alınan bir parça değil de sanki zamana yayılan bir sürecin bizde bıraktığı duygudur.

Kendisini tanımış ve ara sıra sohbet etmiş, onunla uzun bir söyleşi gerçekleştirmiş biri olarak diyebilirim ki, fotoğraflarının başarısı samimiyeti, sıcakkanlılığı, ortana adapte olma becerisi, konularına saygılı yaklaşımı, diyalog yeteneği bilgi birikimi ve gözlem yeteneğidir.
O fotoğraflarının (özellikle eski İstanbul) hem ışıkçısı, hem kurgucusu, hem senaristi, hem yönetmeni hem de kameramanıdır. Bütün derdi Picasso’dan işçiye, Hitchcock’dan küçük bir çocuğa, Dali’den bir hamala fotoğrafları ile insanı insana anlatabilmekti.

Ne mutlu ki bizi bırakırken onu hep örnek alacağımız izleri arkasında bıraktı…